
1960 – 70 yılları aralığında pek çok kahraman tanımıştım. Abdülhamit’e askerlik yapanlardan tutun da yunan harbine katılan ya da gelişmelere şahit olanlara kadar pek çok “tarih insan” tanımıştım. Daha doğrusu etrafım bunlarla doluydu. Hikayeleri bitimsiz, konuşmaları uzun kimselerdi. Dinleyenleri pek yoktu. Bense, sekiz on yaşlarında çelik çomak peşinde koşması gereken bir çocukken bu dedeleri, ebeleri hayretle dinlemekten zevk alan biriydim. Anlattıkça anlatıyorlardı. Aslında biraz tarihçi mayası varmış özümde.
Mevzu edeceğim kahramanımız, Hacı Halil Çakır, Eskişehir, Mahmudiye, Türkmemmecidiye köyünden. Rahmetli Saime halamın kaynatası idi. Halamlarla aynı hayata( sofa) ekli tekli bir odada kalıyordu, karısı vefat etmişti. Anlaşılıyor ki halam kaynatasına bakan, helal süt emmiş iyi bir gelin idi.
80 yaşlarında iri kıyım, kalın gözlükler arkasında az gören ve az duyabilen bir zattı. Sadece öğle ve ikindi namazlarına camiye gidebiliyordu. Bu arada ya sofada ya da kuyunun başındaki söğüt ağacının altına otururdu, bende hemen yanı başında biterdim.
Halamın benim için yaptığı taze basılmış un helvası, ağzımızı tatlandırırdı. Takdir edersiniz ki halam, ne kadar iyi bir insan olsa da her gün bu ihtiyara helva basamazdı. Yeğenine güzellik yapıyordu; şimdiki gibi çikolata, çıtır çipsler olmadığından bir çocuğu sevindirebilecek en önemli ikram, helva idi.
Mekke – Medine’yi sadece duymuştum, o kadar. Şam-ı şerifi bile bilmiyordum: Yemen, Süveyş, Arap, İngiliz, zabit, ferik hepsi bana muamma idi. Ama bir şeyi biliyordum: Bu zat önemli şeyler anlatıyordu.
Birden bire bir aydınlanma yaşadım; tarih bilincim zirve yaptı, sıkı bir tarihçinin startı idi bu hâl. Bunları not etmeliyim diye düşündüm, ben ona rastlayan tek tarihçi olabilirim.
Emmi’de hiçbir görsel kanıt yoktu; fotoğraf, madalya, terhis tezkeresi…
Vücudunun muhtelif yerlerinde 11 adet nişane de olmasa hiç yaşamamış gibi olacaktı: o mermi ve şarapnel izleri şahitleriydi.
Hemen kağıt kalem edindim. Geleceğin acar tarihçisi olarak notlar almaya başladım çala kalem.
İkinci veya üçüncü buluşmamızda bir gariplik sezdim; Türk paşalarına, özellikle Cemal isimli olana sinkaflı sövgüleri ve İngilizlere yönelik minnettar yaklaşımı bende acabalar oluşturdu.
Olası bir haini mi kayda alıyordum?
Okul kitaplarım başka telden çalıyordu. Bir Türk dünyaya bedeldir! Her Türk asker doğar asker ölür! Er veya paşa, Türk askeri vatanı uğruna canını seve seve feda eder diye inanmış bir Türk çocuğu olarak, Hacının farklı yaklaşımı çok ağırıma gitti.
Yazdıklarımı yırttım; sonradan çok hayıflandığım, aklıma tükürdüğüm bir davranıştı bu.
İçimdeki tarihçide böylece, doğamadan öldü.
Laf olsun diye, sevmediğim bir filmi izler gibi, serüvenini dinledim, heyecanlı idi.
Ömrümün ilerleyen yıllarında bu hoşlanmadığım hikaye kırıntılarının, tarih okumalarımda ve dünyayı anlamamda çok işime yaradığına şahit oldum. Allah rahmet eylesin Hacı emmi hikayenin aslını aldı gitti, bende bari kırıntıları alıp öteye gitmeden aktarayım diye düşündüm, ola ki küçük anlatılar büyük olayları anlamaya mütevazi de olsa bir katkı sağlar.
EN BÜYÜK ASKER BİZİM ASKER!
Hacı Halil ÇAKIR. Hacı ünvanını özellikle kullanırdı, onu bir hac ziyaretiyle değil Kabe’yi koruyarak almıştı.1305 rumi yılında doğmuştu( yaklaşık 1889). Teyzesi oğlu Mehmet’le akranlardı. Mektep medrese görmediler, zaten koca köyde hepi topu üç beş kişi okur yazardı. Erkenden, 15’li yaşlarda evlendiler. Yüksek bebek ölümleri baba olmalarına mani oldu.
Yemen yolu çukurdandır
Karavana bakırdandır
Zenginimiz bedel verir
Askerimiz fakirdendir. (Türkü)
Bir gün beklenmedik bir gelişme oldu; köye Askerlik Şubesinden, asker alma görevlileri geldiler. Askerlik çağına gelmiş cümle gençleri topladılar, önce bedel ödeyecekleri tespit ettiler. Aslında bedelli askerliği teşvik ediyorlardı; bir katır veya bir kadana beygiri veya bunların karşılığı para. Bazıları bu bedeli ödedi.
Bizim iki yiğidimiz ise askere kaydoldular, bu hareketin rüçhan bir nedeni yoktu. Niye bir katır verselerdi ki gider aslanlar gibi vatan borcunu öder gelirlerdi. Bir de asker olmayan, adamdan sayılmaz gibi geyik muhabbetleri vardı.
Bu saflığına ömrü boyunca esef edecekti. Kapı kapı dilenseydi de o parayı ödeseydi; ne Şamın şekerini nede Arabın yüzünü görmemiş, çileleri çekmemiş olacaktı. Üstelik memleketi için bir atın, naçiz vücudundan daha yararlı olduğunu süreçte deneyimlemişti.
Bu bedel işi tüm ülkelerde ve zamanlarda; kamu vicdanını rahatlatacak optimum bir çözüme kavuşamamıştır, hele ki şehitlik veya gazilikle sonuçlanan rallilerde.
Kısa bir zaman sonra askerlik celp kağıdı geldi muhtara.
Hısım akraba bu ikiliyi evlerine davet ettiler. Tavuk ya da hindi eti pişiriliyor, suyuna bulgur pilavı yapılıyor; yanına üzüm hoşafı veya ayran ikram ediliyordu. Ayrılırken kuşağının arasına birkaç akçe harçlık koyup sonrada dualarla helallik alınıyordu. Öyle ya gidip gelememek, gelip bulamamak vardı.
Nerede şimdiki gibi asker uğurlama törenleri: davul zurna, su gibi alkol ve başka naneler, yol kesmeler, dat dat konvoylar, pat pat tabanca sıkmalar “ en büyük asker bizim asker” tantanaları. 
Yollar Seni Gİde Gide Usandım ( Türkü )
1909, İstanbul karışmış; Sultan Abdülhamit al aşağı edilirken, bizimkiler bundan habersiz, düştüler yollara. Ellerinde sülüsleri ( sevk ve seyahat belgesi) olduğu halde Eskişehir Garından şimendifer denilen acayip bir alamete bindiler. Bildikleri at veya öküz arabasına göre çok konforlu ve hızlı bir vasıta idi. Hela ve mescidi içindeydi, kumanya ve su boldu.
Bir gün yuvaya dönerlerse şu vasıta bile ballandıra ballandıra anlatmalarına kafi idi.
Mutlu mesut Halep’e kadar geldiler.
Burada tren makas değiştirdi, iki kafadarımız da ayrı katarlara tertip edildiler, yolları ayrıldı bir daha da hiç kesişmedi.
“Hamidiye Hicaz Demiryolu” yalnız Osmanlı’nın değil bütün Müslümanların destek verdiği, ortak eserleriydi, yeni hizmete alınmıştı. Halil, bu hatla hicaza oradan da deve kervanlarıyla yemen istikametine revan oldu.
Mehmet, hangi cephede kiminle savaştı hiç bilinemedi; sadece şu var ki henüz o coğrafyada gavurcuklar yoktu, muhtemelen bir asi grubu tedip ederken şehit olmuştu. Gittiğinin dördüncü ayında köye künyesi geldi. Askerlik yapanlar bilir künye: askerlerin boyunlarına taktıkları bir metal kolyedir, üzerinde isim, numara ve memleketi yazılıdır. Savaşta bir askerin ölüm haberi kendi evine bildirilirken varsa bu künye ve bazı şahsi eşyaları da teslim edilir. Şimdiki gibi şehitlik beratları, madalyalar, şehit yakını hakları gibi gelişmeler yoktu.
Karısı başka biriyle evlendirildi ve Mehmet açısından konu kapandı.
Lakin Halilin defteri açık kalmıştı, bu belirsizlik tüm köye rahatsızlık veriyordu. Hakkında hiçbir bilgi yoktu. Kör topal bir posta haberleşme sistemi vardı belki, lakin çalışmıyor muydu veya Halil mi kullanamıyordu onu hiç bilemeyeceğiz.
Köyde, şimdilerin TV veya sosyal medya yorumcuları gibi bir sürü farfara vardı ve ahkâm kesmekte pek hünerli idiler. Güya, Halille Mehmet aynı yerde aynı akıbete uğramışlardı. Halil’in künyesinin düşman tarafından casuslukta kullanılmak için çalınmış olabileceğini, görgü tanığı gibi dillendiriyorlardı. Birinci yılın sonunda Halil’in gaybubetine karar kıldılar. Herhangi bir terekesi yoktu. Veremden zor kurtulmuş karısını da başka birine verdiler ve böylece Halil’in defteri de dürülmüş oldu…

Kervan az gitti, uz gitti… Ver elini Yemen.
İstanbul için 1909 çok hareketli bir tarihti, kayan ve çıkan yıldızlarla. Çevre içinde öyleydi. Aynı yıl, güneybatı Arabistan, Asîr bölgesinde İngiliz ve İtalyan destekli Seyyid İdrîsî, Osmanlı’ya karşı büyük bir isyan başlattı. Bu Asîr’de az bela bir yer değildi.
Daha sonra, dağlık Husi bölgesi Zeydi kabilelerini arkasına alan İmam Yahya da bu harekete katıldı.
Halil emmi, Yemene gelişinde üç beş ay kışlada eğitim aldı.
Yemen tam bir kaos ülkesiydi. Emniyet ve asayiş hiçbir noktada yoktu. Bütün kavimler, aşiretler, mezhepler, tarikatlar ve her türden grup birbirlerine ve hepsi birden külluhu, Osmanlıya düşmandı. Ellerin yurdunda el’diler.
Eşkıya takibi tehlikeli idi ama kışla, karakol, sokak veya cami de emniyetli değildi. Her an bir baskın veya suikast mümkündü.
Gittiğinin altıncı ayıydı, şakileri yola getirmek üzere yola çıkmışlardı. Daha ilk gün akşama doğru tabur bir vadiden geçiyordu, apansız ve amansız bir baskın yediler. Cehennem bu olmalıydı. Taburun yarıdan çoğu şehit oldu, kendisi de ilk yarasını o gün aldı. Vadinin derinliğinde sıkışıp kaldılar. Aç, susuz, çoğu yaralı ve kan kaybından gidenin hesabı yoktu. Dördüncü gün sabahı yardıma bir birlik yetişebildi.
Ne güzel çoğu öldü gitti, şu yara beni öldürmedi diye kızıyordu ama bunun sebebi maalesef şehadeti kaçırdığının hayıflanması değil, çekeceği çilelerden kurtulamadığı idi.
Savaş değildi bu, hep çile hep kahır. Bu yaman eller / yaban eller de yemen bizim neyi mizdi?

Ano Yemen?
İslam dünyasında azıcık palazlanan siyasi – askeri liderler; kendilerine “Cihan Şahı”, “Şahlar Şahı”, “Padişah” veya “Sultan” gibi kocaman ünvanlar alır, bu alemin kralı benim diyerek, müminlerin kardeşlik hukukunu es geçip, konu komşu mülküne çökerlerdi.
İki tarafta, benzer fetvalar alır bir birlerine “ Allahu Ekber” diye saldırır, epey şehit, gazi, ganimet, esir ve cariye ile iş neticeye bağlanırdı. Hanedan ve bir küçük yağmacı güruh gururlanır, arada kalan her iki taraftaki Müslüman halklar perperişan olurlardı.
İşte bu minvalde, Müslüman hatta Sünni ve hatta birazda Türk, Memlukler mülkü; cihangir ve yüce padişahımız, Yavuz Sultan Selim han tarafından fethedildi. Böylece bütün Ortadoğu/Arap coğrafyası Osmanlıya Memluklerden bonus olarak geçti.
Akabinde de niyeyse Yemen alındı mecburen. O tarihten sonra hep isyan, hep kavga sürmüştü. Özellikle Husilerle, Husi bölgesindeki Zeydilerle mizaçlar hiç örtüşmedi. Zeydiler Şiiliğin bir koludur ve günümüzde Ensarullah hareketi bu gruptan doğmuştur.
Yemen’in Osmanlı hakimiyetinde kaldığı uzun yıllar boyunca, özellikle çöl şartları ve hastalıklar( başta kolera) nedeniyle resmi kaynaklara ve türkülere yansıyan 300 binden fazla Osmanlı askerinin şehit olduğu tahmin edilmektedir.

Burası Muş’tur, yolu yokuştur / Giden gelmiyor, acep ne iştir?
Burası Muş mu, Huş mu, Hus mu?
Yeri gelmişken gereksiz bir bilgi aktarayım. 2021’de milletvekillerinden oluşan Yemenli bir heyete refakat ettim. Onlara yemen türkümüzü dinlettim, bunu Türk dünyasında herkesin bildiğini ve etkilenerek dinlediğini anlattım. Onlarda çok etkilendiler ve Yemenin bu sayede bilinir olmasına şaşırdılar. Tabi mevzu türküdeki muş/ huş sözüne geldi. Yemenin tüm mezralarını dahi iyi biliyorlardı ve yemende “huş” diye bir yer yoktu. Türkünün tarihi bağlamından dolayı, Yemende yakılmış bir ağıt olduğunu ve savaşların “hus” bölgesinde geçmesini de dikkate alarak o sözün muş veya huş değil, hus olduğunu belirttiler. Yani: burası hustur / yolu yokuştur… Zamanla bizim ses sanatçıları üç harflik uyak’ı, beş harfe çıkarmak için s’ye nokta eklemişler anlaşılan; Yemenlilerin yalancısıyım.
İki Yıllık Amansız Savaş…
İki yıllık amansız savaş tüm hızıyla devam ederken ani bir fren oldu.
Güneş usulca doğdu, güller açtı, bülbüller şakıyordu. Hiç bitmeyeceğine inanılan kâbus işkenceleri bitmişti…
Binbaşı Enver, henüz iktidarı darbe yoluyla(Bâb-ı Âli Baskını 1913) ele geçirip kendinden kıdemli bütün subayları ve bu arada Abdülhamidin Paşalarını( 1.100 civarı), emekli edememişti. Ama kurtulmak istediği, üstelik İttihatçı bazı paşalar vardı. Tesadüfen hayatının tek iyi işini yaptı, sevmediği arkadaşlarından Ahmet İzzet Furkaç Paşa’yı tam yetkili Yemen’e sürdü( yaveri İsmet İnönü). O da Zeydilerin emiri Sultan Yahya’yı Osmanlı’ya bağlı bir vasal kral olarak atadı(1911, Da’an Mukavelesi). Biliyor musunuz, bu kişi, Lawrence of Arabia’nın tezgahına gelmeyen tek Arap liderdir, 1925’e kadar Osmanlıya sadık kalmıştır.

Bu antlaşmadan sonra çarpışmalar bitmiş, Osmanlı ufak ufak yemenden çekiliyordu. Sadece garnizon nöbetleri tutuyorlardı. Güvenlik ve esenlik gelmişti. Hazarda askerlik pek tatlı imiş!
“Meğer biz adamların memleketini kendilerinden koruyormuşuz”, diyordu rahmetli.
Yemenle evliliğimizde şiddetli geçimsizlik vardı, boşanmamız medeni ve insani oldu.
O şeytan gibi gördükleri kişiler aslında, dost canlısı kardeşlermiş. Nitekim 1913 başlarında ayrılırken Yemenliler kendilerine sarılmış, ağlamış ve hediyeler sunmuşlardı.
Yine Kervan Düzüldü…
– İstikamet şimal / kuzey denildi. Hemen balonlar uçururuldu erat arasında, tezkereler verilecekmiş yolun sonunda, sılaya dönülecekmiş.
Bu Osmanlıda amin denilecek bir dua değildi:
Padişaha söyleyin yâri göndersin,
Bu kanunu, bu nizamı döndersin.
On seneyi bir seneye indirsin,
Hiç mi merhamet yok Sultan Aziz’de?
N’olur karlı dağlar, n’olur…
Asker yârim gelse…
On yıl oldu yârimden ayrılalı,
Söyleyin Sultan Aziz’e göndersin yârimi… (Türkü)
Ve sonunda şehirlerin anası, Beytullah’ın mekânı, imanın doğduğu şehir olan Mekke’ye ulaştılar.
İlk başlarda sıkıntı yoktu. Ecyad kale/ kışlasında nöbet, sonra inip bol bol Metâf’ta tavaf.
Burada da işler bozulmakta gecikmedi. Şerif Hüseyin adamlarının ve sair grupların çıkardığı gerilimler, ara ara yapılan baskın ve karşı operasyonlar ortamı hareketlendiriyordu.
Bizimkiler inatla tezkere hayali kurarken komutanlar, umumi seferberlikten bahsediyorlardı, gecikmedi oldu. Yirmi ila kırk beş yaş aralığı herkes askere alınıyordu, bu ilerleyen günlerde on beş yaşa kadar indi. Neticede 3 milyona yakın vatan evladı asker eylendi. Bunların üçte biri sağ salim dönemedi evine.
Cihan Harbi…
Komuta kademesi değişmişti, çoluk çocuğun eline kalmıştı. Teğmen tümen komutanı, Kolağası( yüzbaşı) kolordu komutanı yapılmıştı.
Yeni komutanlardan bazıları maalesef işret alemine akıyor, rüşvete bulaşıyorlardı. Bunun karşılığı, zaten yetersiz olan asker teçhizat ve iaşeleri düşmana satılıyor veya şikeli savunmalarla kaybediliyordu. Bu eğilim yükselerek devam etmişti.
Halil Emmi bundan nefret etmiş ve kafasındaki komutan figürü lekelenmişti.

O’na göre bir defa beyinsizdiler. Bakınız bu doğru bir tespitti. Liderleri “paraşütle paşa yapılmış üç şahıs” olan ittihatçı cuntacılarda beyin yok, Berlin’deki efendilerinin emri vardı.
Hani şimdilerin “dump computer / aptal makine” dedikleri şey gibi; hard disk ve işlemci yok doğrudan uzaktaki bir bilgisayara( server) bağlı olarak çalışıyor.
Halil Emmiyi erkanı harbiye reisi yapsalar görürlerdi nasıl komuta edilirmiş. Kış ortası askerini Sarıkamış’ta dondurmaz, yaz ortası Sina’da yandırmazdı.
Bunlar takatsiz sarhoşun bahadır adama saldırması gibi sopayı yiyince, leğen kemiği kırılıp kalıyorlardı.
Bu triodan biri de Cemal paşa idi. Kızıyordu onlara. Kaldı ki erata insan muamelesi bile yapmıyorlardı. Alman gavuru için ise bir Müslüman’ın değeri sinekle aynıydı. Karşı tarafı rahatsız etsin o kadar.
Gerçi kendilerine de vicdansızlardı. Üst üste iki cihan savaşında en çok Almanlar zarar gördü. Neyse ki düşmanları, savaş sonrası onları iğdiş etti de biraz gün yüzü gördüler.
Savaşları dibine kadar yaşamış biri olarak şunu tekrarlardı: “Ülkesini savaşa sokan lider hayırlı değildir. Ülkene tecavüz varsa onu def et ve dur; yoksa karşının sabi, sübyanına zarar verirsin.” Tarih ve özellikle günümüz olayları onu ne çok doğruluyor.
Şam’a oradan Süveyş’e
Kuzeye doğru yürüyüş boyunca yine baskınlar, savaşlar derken Şam-ı Şerif’e, Dımaşk’a ulaştılar. Bir dur durak olsa ya ne gezer; yeni hedef Mısırdı.
İlk kez hakiki kafirle; İngilizle vuruşacak, harbiden şehit veya gazi olacaklardı, öyle motive ediyordu komutanlar. Ne var ki İngiliz’den önce aşılması gereken çok daha büyük bir düşman vardı:
Çöl…

Bir çavuşun bile yapmayacağı askeri harekatla, ağustos ayında Süveyş Kanalına hücum ettiler. O sıcakta, o çölde çilelerin en berbatı çekildi. Ölen ölene. Su develeri dahi susuzluktan nalları diktiler. Çölde bırak suyu bir kuru çöp dahi yoktu.
İngiliz mitralyözleri ölüm kustu günlerce. Ve esirler binlerce on binlerce. Yıllar sonra cumhurbaşkanı olacak, cemal gürsel ve cevdet sunay’da esirler arasındaydı.
Emmi, son nişanesini de burada aldı ve yine ölemedi.
Sonunda beyaz bayrak niyetine, köyneğini( atlet) çıkarıp süngünün ucuna taktı. Üç beş İngiliz askeri, yüzlerce belki bin askerimizi esir almıştı. İki tarafta şaşkındı ve ne yapacaklarını bilemediler; bizimkiler suya hücum etti.
Esaret
Belli ki İngilizler, askerden tasarruf yapıyordu o yüzden her işe Kıpti (yerel Hristiyan) ve Ermenileri koşuyorlardı. Hatta onları taşeron olarak kullanıyorlardı. Ki özellikle Ermeniler epey zulüm yaptılar bu sayede.
TALİH BAZEN GÜLER
Kahredici esarette bir gün, kampa seçici adamlar geldiler. Bizimkinin de aralarında bulunduğu; güçlü kuvvetli bazı esirleri seçip götürdüler. Meğer bunlara amelelik yaptıracaklarmış, belli ki bir taşeron emrine vermişler. İstihkam işleri ve kanalda yapılan ilave inşaatlar, emek yoğun işlerdi ve güçlü amelelere ihtiyaç duymuşlardı.
Kışla benzeri bir yere konuşlandılar. Su boldu; iç, yıkan. İlk defa dişçi koltuğuna oturdu, üç sene evvel kırılmış dişini çektirdi. Doktor ve ilaç vardı. Yeme içme gani. Ve günlük 8 penny ( İngiliz kuruşu) yevmiye ödeniyordu.
Hep güler yüzlü dostane davranıyorlardı. İşte bunları görünce, başlangıçta bahsettiğim, beni irrite eden cümleyi kurdu: “İngilizlerden Allah razı olsun; bizimkilere almanlara kalsaydık, çöllerde kurda kuşa yem olacaktık.”
Yirmi ay çalıştı, 30 Ekim 1918 Montros Mütarekesi akabinde özgür kaldı ve sılaya döndü.
Sılaya Dönüş
Ocağı sönmüş, düzeni bozulmuştu ancak bu telaşeler ona vız gelir tırıs giderdi. O kaç kez, ölüp ölüp dirilmişti.
Ayrıca kuşağının altına zula ettiği İngiliz Liraları vardı. O zamanlar dünyada daha dolar veya avro bilinmiyordu ve en kıymetli kayme( banknot), Kral denilen İngiliz Pound’u idi.
Acımadı, bastı parayı; en yüksek başlık parasını ödedi, köyün en güzel kızıyla evlendi. Bir çift öküz, bir çift beygir takımı aldı.
İşine gücüne daldı, mutlu mesut gidiyordu…
Hay aksi, işler gene terse döndü.
Bu kez Yunan Harbi dayanmıştı kapıya.
Yine köye askeri bir heyet postu serdi; gençleri askere alıyorlardı. Başlarında bir gedikli, komutan. Gedikli, bir çeşit uzman erbaş kadrosuydu.
Listenin başına adamımız Hacı Halil’i yazmışlardı; anında duruma müdahale etti, artık maymun gözünü açmıştı.
– Bana bak Gedikli Efendi, beni hemen sil! dedi.
Gedikli ısrarcıydı: – Hacım memleketimiz sana, her zamankinden daha fazla muhtaç. Senin gibi tecrübeli askere ihtiyaç var, aksi halde memleket elden gidiyor dedi.
– Yeter be! diye kükredi.
-Dokuz sene anamdan emdiğim süt burnumdan geldi, daha yetmedi mi?
-Delinin bir şeyi bellediği gibi beni takmışsınız kafaya.
-Memleket baksın başının çaresine, ben yokum gayrı!
Gedikli baktı: yok babam yok bu adam olmaz; bu herif denyolaşmış dedi ve sildi.
Kendisine herhangi bir madalya, berat, ev, ÖTV indirimi verilmedi veya maaş bağlanmadı. Hayatının geri kalan kısmında; kendi yağıyla kavruldu, sessiz, sakin, huzurlu yaşadı ve öteye göçtü. Rabbim, rahmetiyle muamele eylesin.
Ne bir eksik ne bir fazla hepsi tamam söyledim. ( muhtar cem karaca)
Hamaset, kahramanlık karşıdan güzel ve tatlı görünür ama yaşayanlar için sefalettir, kabustur çoğunlukla. Bir de konjonktüreldir bu yaz kahraman olan kışın hain olabilir.
Eskiler hamasetle hamakat kardeştir derlerdi, nesnel olmadıklarına vurguyla.
Ayrıca kahraman doğulmaz, tesadüfen olunur. Kahramanlarda yer, içer, kıskanır, hata yapar ve sevinirler.
İnsanlık için doğru olan ölmek veya öldürmek zorunda kalmamaktır vesselam.
«Karayılan» olmazdan önce
umurunda değildi Karayılan’ın
kıyamete dek düşmana verseler Antep’i.
Fırlayıp atlayınca ileri
bir dehşet aldı Anteplileri,
seğirttiler peşince.
Düşmanı tepelerde yediler.
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olana : KARAYILAN dediler. ( Nâzım Hikmet 1. bab)

Atına binmiş, elinde dizgin,
Girdiği cephede hiç vermez bozgun.
Çeteler içinde Yılan Bey azgın;
Vurun Antepliler, namus günüdür!
Vurun, Türk uşağı, namus günüdür! ( Türkü)


