ANKARA’DAN VENEDİK’E

By İhsan SOLMAZ - Cts Şub 18, 11:31 pm

(bir zamanlar)

Bir sabah kalkarsınız, bu her günkü gibi bir sabahtır. Güneş aynı yerden doğar, yüzünüze aynı yerden vurur. Oysa gerçekte öyle olmuyor, fiziken veya olgusal olarak diyelim cereyan eden olaylar her ne kadar hep aynı şekilde deveran ediyorsa da, işin derinliğinde başka ‘şeyler’ de olduğunu fark etmek için yılların geçmesi gerekiyor, veya belli bir değişim süreci, buna iddialı bir sözcük olmakla birlikte ‘kemalat’ denir, kısaca, başka şekilde anlatılmaz, ayrıca işin esasına da vakıf olunmaz. Uzatmadan tekrarlarsak, aslında her gün doğan güneş de aynı güneş değildir, yüzümüz de aynı yüz değil…

Yarın arabaya bineceğim, geldiğim yoldan tekrar geri dönmek üzere 4300 km. lik bir yola çıkacağım. Mevsim ekim ayı, hava kapalı, serin ve ağaçlar yapraklarını dökmüş.

Birden araya bir ‘iş’ giriyor, şimdi olsa uzun uzun düşünmeniz, hesaplamanız lazım. Bir arkadaşınız da sizinle beraber İstanbul’a kadar gelmeyi öneriyor. Neden olmasın, hem ne mahsuru olabilir, üstelik de o sıralar İstanbul/Tuzla’da yedek subay askerliğini yapmakta olan bir arkadaşımızı ziyaret saikiyle…

Yola çıktığımızda her türlü hazırlığımı yapmıştım dedim ya, gelirken huysuz trafik polisleri yüzünden 15 Yugoslav Dinarı için bozdurduğum Dolar’ın üzeri vardı, bir tomar para, onu yanıma almayı unutmuşum, oysa idare etmeleri için çok dil dökmüştüm, tünele girişte 15 km sürat olacakmış, çıkışta durdurdular, el insaf komşular, bu araba, bu sürat, bu tünel, vs… neyse parayı dert edip geri dönmedik, yola devam…

Şimdi bakınca en anlamlı sahne şu: Rahmetli babam çalıştığı benzin tankeriyle (o sıralar yeni emekli olmuştu) Bolu Dağı’nı tırmanırken – biz o sırada iniş yapıyorduk- bizi gördü, biz de onu görünce duygulandık, meğer yol boyunca bizimle hangi noktada karşılaşacağını hesaplıyormuş, işte babalık böyle bir duygu demek.Kısa bir süre halleştik, Tuzla’da arkadaşımızı ziyaret ettik, İstanbul’da o gece amcamlara da uğradık, aman Allahım, bu kadar yola gidecek birisi için ne gam, ne kasavet…

Bu süreçleri kısa geçerek esas maceradan uzaklaşmayalım, arkadaşımız İstanbul’da inmedi, sabah Edirne’ye devam ettik, ama Allah var, -her zaman da söylerim, hakkını yemeyelim, o bize nazaran her daim daha şehirli, yetişmesi, muhiti vs.. bizler de erken dış alemi gördüğümüz için o eksikliği diyelim, nisbeten kapattığımızı söyleyebilirim, şehirliliğinin bir nişanı şu: yanında pasaportu varmış…Ben İpsala’dan giriş yaptığım için yine oradan döneceğim, bir sürü gerekçenin yanında, Çanakkale gazisi olan dedemin kardeşi Rıfat (Allah hepsine de Rahmet eylesin, Cemaliyle müşerref etsin) Kafkasya cephesinde uzun süre askerlik yaptıktan sonra, Selanik’e gönderilmiş, oradan da bir süre sonra haber kesilmiş, şunu da bu arada söyleyeyim, dedemin Rıfat kardeşinden hatıra olarak sakladığı kama şimdi bende, oldukça iptidai bir kama ama, başka bir şey…

Arkadaş, seyahati Balkanlar’a doğru uzatma temayülü ve azmi içine girince, rotayı Edirne’ye vurduk, çünkü vize lazım.Üşenmeden o kadar yolu yukarı doğru çıktık, Edirne’de Yunanistan Konsolosluğu’na uğradık, azizliğe bak, Konsolos Bey’ de yokmuş, bir yere çıkmış, ellaaam. Biz diplomat filan değiliz ama, pasaport rengi, komşuluk,vs, ne dersen Konsolos Bey’i buldular, o süreç içinde bize izzet ikram da oldu, yahu zaten kaç kişi vize istiyor, soğan taşıyan kamyoncular hariç… Tekrar aynı yoldan aşağıya, çünkü Selanik olmadan olmaz!

İnişli çıkışlı dar yollardan geçerek, bir çok Türk köylerini  + her birinde mumlar yakılı olan adım başı küçük Meryem ana ikonlarını selamlayarak yol alıyoruz. Şimdi Komşumuz ekonomik olarak oldukça zor durumda, acaba Meryem Ana veya Mübarek oğlu komşumuzun bu durumuna seyirci mi kalıyor, bilinmez, bir hikmet vardır, her şey bir vakte ayarlıdır, evveli olan bir şeyin ahiri de olur. Türk köyleri çok fakirdi, Dedeağaç, Karaağaç kasabalarının ismi değişikti, Xanti, vs.

Selanik…

Çalın davulları çaydan aşağı.

Hava yine buralarda da bulutlu ve kasvetliydi. Hüzünlüydü. Zaten her tarafımız hüzündü.Balkanlar hüzün demekti.Hüznün buralarda kitabı yazılır, analar okur, evlatlarına anlatır. Arkamızdaki su yolu (Saraçhane’nin kardeşi) anlattı bunu, bir de ondan dinledik, ertesi günlerde Üsküp’te, İbrahim Paşa Camii’nde, Çelebiler Tekkesi’nde, Zagrep’te pazar yerinde elma alırken  bize poşet temin edip bunu Türkçe söyleyen esnafta, Belgrad’da Kale Meydan’da hep bu ezgiler vardı.

Keşke Selanik ve Balkanlar’ı bu kadar hızlı geçmeseydik. Ne işimiz vardı bir an önce kendimizi San Remo Meydanı’na atacak.Alp dağlarını da kar yağışı altında geçtik.Geniş, münbit İtalyan ovalarında at sürdük. Aslında daha fazlası yapılmalıydı. Atalarımız zaten buralara kadar gelmişlerdi.Biz oraları biliyoruz demelerine ne hacet, kos koca meydanda mozaikten figürleri duruyor, alış veriş yapıyorlar, karşılarında Venedik tacirleri…Geçen sene de gittiğimde gene orada duruyorlardı, meydanı dolduran binlerce genç bunun ne kadar farkındaydı bilemem, aşk köprüsü’nde resim çektirmek de ne…o köprüden geçerken dilek tuttun da aşkın daim mi oldu.  Koçum, güzelim, aşk yaşayarak, feda ederek daim olur, şimdi ortadan konuşmayalım, Nuri Pakdil Usta’nın Batı Notları’nı iyi okusaydınız, buralara kadar zahmet edip dilek tutmanıza hacet kalmazdı.  Usta seni Bağlanma ile bağlardı. Yine de aşıklara selam olsun.

Bu hatıratın çok detayları var ama, yazı bütünlüğünü zorlar.

Son cümle: Arkadaş’tan burada kurtuldum. Yoksa hızını alamayıp benimle Cenova üzerinden Tunus’a kadar gelecekti.

Ne zaman mı : 1982 yılında, yani tam 30 sene önce.

2 yorum

Yorumlar -49 - 0 of 2İlk« Geriİleri »Son
  1. 0

    bir yazı cidden bu kadar insanı duygulandırır bu kadar güzel yazılır devamı olsaydı soluksuz okurdum ….

  2. 0

    Bir tashih te bulunayım yıl 1982 olamaz çünkü O – malum ve maruf arkadaş benim asker arkadaşımdırda ayrıyeten- 01.01.1982 ve 30. 11. 1982 tarihleri arasında Ankara da idi. O dönemde öyle bıyık ve saçları yoktu.
    O coğrafya O zaman diliminde ancak O arkadaşla gezilirdi. Hala da öyle. Sonunda ayıp ve suç yoksa bütün yaşanmışlıklar güzeldir.

Yorumlar -49 - 0 of 2İlk« Geriİleri »Son

Cevap bırak.