ADALET ÜZERİNE BİR SOHBET

By Durdu GÜNEŞ - Çar Oca 25, 9:14 pm

Bugün içimi bir sıkıntı bastı. İç karartıcı haberlerle çepeçevre kuşatıldığımızdan mıdır bilmiyorum.

 

İnsanın yüreğinden dünyaya doğru etkiler olduğu gibi dünyadan da yüreğe çarpan dalgalar var. Bu bakımdan dünyadaki olumsuz gelişmelerin gölgesi içimize düşüyor. Bir iç daralması yaşıyoruz.

 

Sevginin, erdemin, merhametin azaldığı, çıkarcılığın, şiddetin, ahlaksızlığın kol gezdiği bir dünyada en çok adaletin güvenilir alanına sığınma özlemimiz artıyor.

 

Bu duygular içinde, yine Emekli Mehmet Efendiyle görüşmek, içimde gittikçe kalınlaşan kara bulutları dağıtmak istiyorum. Çünkü bazen hikmetli bir söz yüreğe aydınlık veriyor. Açmazlarımıza yeni yollar açılıyor.

 

Mehmet Efendiye telefon ederek ziyaret edeceğimi bildirdim. Memnuniyetle kabul etti. Her zamanki çay bahçesinde olduğunu söyledi.

 

Mevsim kış, her taraf kar. Soğuk bir rüzgâr esiyor. Yolda yürürken içimdeki daralmanın azaldığını hissediyorum.

 

İç dünyamda hayalen sohbet ortamının sıcaklığını var. Şunun farkına vardım ki sohbeti, türküyü ve çayı çok seviyorum. Sanki bunlardan biri eksik olsa hayatın tadı eksilirdi diye düşünüyorum.

 

Mevsimin kış olması nedeniyle artık bahçede değil kapalı mekânda buluşuyoruz. Kış mevsiminin en güzel yanlarından biri de insanları birbirine daha yakınlaştırmasıdır.

 

Emekli Mehmet Efendiye selam verip oturduktan sonra bir süre sessizce duruyoruz. O’nun bilge kişiliği, derin felsefesi, mistik inanışı ve tarih bilgisiyle benim iç keşmekeşlerime ışık tutabilir diye düşünerek rahatlıyorum.

 

Radyoda çalan  “Mevlam gül diyerek iki göz vermiş” türküsü duygu ikliminde hafif esintiler oluşturuyor.

 

Bir süre düşündükten sonra bir soruyla sessizliği bozuyorum.

 

—İnsanların kardeşçe yaşayacağı bir adaletli ortam olmayacak mı? Bir ülkede adalet olmazsa ne olur?

 

Emekli Mehmet Efendi önce tebessüm ediyor, sonra ağır ağır konuşuyor.

 

—Bizler hep uğrunda kan döktüğümüz yeri vatan diye düşündük. Oysa buna şunu da ilave etmemiz gerek ki adaletin olmadığı yer vatan değildir. Eğer vatan dediğimiz toprak parçasında adalet olmazsa, hangi insan kendini güvende, huzurda, barışta hissedebilir ve vatandaş olmanın gururunu yaşayabilir ki.

 

Adalet deyince aklımıza bir ülkede haklının hakkını alması, suçlunun cezasını çekmesi, eşit durumda olanların aynı haklara sahip olması, farklı durumda olanlara hakkaniyetle davranılması ve bütün bunların makul sürede gerçekleşmesi geliyor. Sonra insan soruyor bu ülkede adalet bütün unsurlarıyla yaşıyor mu?

 

Adalet insanlığın temel ilkelerindendir. Kim ki adaletin terazisini bozarsa insanlık suçu işlemiş olur. Muhtemeldir ki o teraziyi bozanlar bunun vebalini en ağır şekliyle ödeyecek olanlardır. Adaletsizlikte istisnasız tüm insanlık yara alır.

 

Adaletin adalet müesseseleri tarafından ihlali halinde olayın boyutu çok büyür. Onun için atalarımız “Davacın kadı olursa, yardımcın Allah olsun.” demişlerdir.

 

Adaletsizliğin, hukuksuzluğun ne kadar korkunç olduğu anlatmak için Konfüçyüs’le ilgili şu kıssa oldukça ilginçtir.

 

Konfüçyüs öğrencileriyle Thai dağının eteklerinde yürürken ağlayan bir kadın görür. Kadına neden ağladığını sorar. Kadın “burada bir kaplan var. Geçen yıl kayınpederimi yedi. Sonra kocam daha sonra da oğlum bu kaplan tarafından parçalandı. Onun için acım büyüktür. Konfüçyüs “Peki neden buralardan ayrılmıyorsun?” diye sorar. Kadın “Çünkü burada baskı yapan bir devlet yok.” der.

 

Konfüçyüs sonra öğrencilerine döner ve şöyle der. “Baskıcı bir devlet vahşi bir kaplandan daha korkunçtur. Bunu asla unutmayın.”

 

Eğer bir devlet insanların temel hak ve hürriyetlerini hukuki güvence altına alamıyorsa devletliği tartışılır.

 

—Peki, bir yerde adaletsizlikler hüküm sürüyorsa ve elimizden bir şey gelmiyorsa bizi teselli edecek hiçbir şey yok mu? Ne yapacağız?

 

Emekli Mehmet Efendi kendinden emin bir şekilde konuşmaya devam ediyor.

 

—Devlet; adaletten, hukuktan ayrılmışsa halk sivil itaatsizlik dediğimiz bir tepkiyle bu konuda mücadelesini verebilir. Bu bir insan hakkı ve ödevidir. Kötülüklerden yakınıyorsak iyiliklere talip olmak zorundayız. Adalet bir bedel istiyorsa o bedeli ödemeden adalete kavuşamayız.

 

Diğer yandan, insanlar adaletin terazisini bozsa da Allahın terazisi hiç bozulmaz. O terazide suçlu cezasını çeker, haklı hakkını alır.

 

Harun Reşit’le ilgili bir hikâye sanırım bize bu konuda bir ders verir.

 

Harun Reşit bahçesindeki bir gülü göstererek bahçıvanının buna çok özen göstermesini istemiş. Bahçıvan bütün dikkat ve özeni gösterirken, bir sabah geldiğinde bir bülbülün onun bütün yapraklarını parçaladığını, müdahale imkânı kalmadan da uçtuğunu görmüş. Korku ve heyecanla bunu Harun Reşit’e anlatmış. Harun Reşit “Merak etme evladım, bülbülün yaptığı yanına kalmaz.” demiş. Aradan zaman geçmiş. Bahçıvan bahçede gezerken gülü parçalayan bülbülün bir yılan tarafından yutulduğunu görmüş. Yine durumu Harun Reşide iletmiş. Harun Reşit yine “Merak etme evladım, yılanın da yaptığı yanına kalmaz.” demiş. Bir süre sonra bahçıvan, bahçede gezerken yanından geçen yılanı kürekle vurarak öldürmüş. Harun Reşide bu durumu söylediğinde, Harun Reşit “Merak etme senin de yaptığın yanına kalmaz.” demiş.

 

Bahçıvan Harun Reşit’e karşı işlediği bir suç nedeniyle idama mahkûm edilmiş. İdamdan önce son diyecekleri sorulmuş. Bahçıvan “Harun Reşit’in gelmesini istiyorum. Bir çift sözüm var ona söyleyecek” demiş. Harun Reşit’e durumun iletilmesi üzerine Harun Reşit gelmiş. Bahçıvan son söz olarak, “Bülbül gülü parçaladı, yaptığı yanına kalmadı. Onu da yılan yuttu. Yılanın da yaptığı yanına kalmadı. Onu da ben öldürdüm. Benim de yaptığım yanıma kalmadı. Beni de siz idam ettiriyorsunuz. Peki, sizin yaptığınız yanınıza kalacak mı?” demiş. Harun Reşit derin derin düşündükten sonra “Yürü evladım, seni affettim.” demiş.

 

Haksızlıklar bumerang gibidir, döner haksızlık yapanı vurur. İnsanlar güçlü olunca hep zayıf olanın zarar göreceğini düşünerek hareket ederler, oysa yanılırlar.

 

Zirvede oturanlar bilmelidir ki, aynı zamanda uçurumun tepesinde duruyorlar. Yükseklerde rüzgâr çok sert eser, her an zirveyi uçuruma dönüştürebilir. Zirveleri uçurum olmaktan koruyan tek şey ise adaletle hükmetmektir.

 

Bilinen bir atasözü vardır. “Sular yükseldiğinde balıklar karıncaları yer. Sular çekildiğinde ise karıncalar balıkları. Kimin kimi yiyeceğine sular karar verir.” Toplumsal suları ise dengede tutan tek şey ise adaletli yönetimdir.

 

Kafamda büyük bir rahatlama duyuyorum. Sonra bu gerçekliğe rağmen nasıl insanların adaletten uzaklaştığını düşünüp tekrar soruyorum.

 

—Bütün bu adaletle ilgili uyuşmazlıklar nerden kaynaklanıyor. Toplum olarak hukuk bilincinden yoksun muyuz?

 

—Adalet sosyal hayatın huzur kaynağıdır. Bunu kuru bir ezber olarak söylemek bilgidir. Ona inanarak söylemek bilinçli olmaktır. Bunu hayatımıza egemen kılmak ise iradeyi gerektir. Maalesef “Adalet mülkün temelidir.”deriz, ama bunu hayatımıza egemen kılamıyoruz.

 

Bir Nasrettin Hoca fıkrası vardır.

 

Hoca kadı iken bir gün biri gelir. “Hocam bir inek bir ineği öldürürse bunun hükmü nedir?” diye sorar. Hoca, “Hükmü ne olacak? Dilsiz hayvan tutup hesap mı soracaksın?” der. Adam bu kez, “hay ağzına sağlık hocam bizim inek sizin ineği vurdu öldürdü de.” deyince Hocanın kaşları çatılır. Sonra, “ha o zaman iş değişir. Getir bakayım oradaki kara kaplı kitabı.” der.

 

Asıl önemli olan doğruyu bilmek değil doğruyu yapmaktır. İşimize geldiğinde adaletten taraf olabiliriz. Önemli olan işimize gelmediğinde adaletten yana olmamızdır.

 

Adalet bilgili, bilinçli, iradeli ve erdemli olmayı gerektirir. Aksi takdirde adalet nutukların makyaj malzemesi olmaktan öteye gitmez.

 

Bir an Emekli Mehmet Efendinin atasözü menkıbe, kıssadan hisse tarzı şeyler söylediğini ama gündemdeki konuları açık adres vermeden anlattığını düşündüm. Sonra dayanamayıp sordum.

 

—Hocam çok genel konuşuyorsunuz. Gündemi tutan ve adaleti ilgilendiren bir çok konu var. Hiç adres ve isim vermeden anlatıyorsun. Bilemediğim bir hikmeti mi var bunun? Diye soruyorum.

 

Emekli Mehmet Efendi yine gülümsüyor. Sonra “Sana bir fıkra anlatayım.” diyor.

 

Bir Alman, bir İngiliz ve bizim Temel tıp kongresinde bir araya gelmişler sohbet ediyorlar.

 

Alman “Almanya’da beyin ameliyatları zor geçiyor.” demiş. İngiliz “İngiltere’de de kalp ameliyatları zor oluyor.” demiş. Temel ise “Türkiye’de de bademcik ameliyatlarını çok zor yapıyoruz.” demiş. Alman ve İngiliz doktorlar şaşırmışlar. “Nasıl olur? Bademcik ameliyatı çok kolaydır.” diye tepki verince Temel, “Türk halkı ağzını açmadığından bizde alttan giriyoruz. Onun için zor oluyor.” demiş.

 

Zulümler arttıkça ona ilişkin mizahta patlama olur. İnsanlar doğrudan söyleyemediklerini fıkra kahramanlarına söyletirler.

 

Diğer yandan bir toplumda insanlar konuşmaktan korkuyorsa orda hukuksal güvenlik yok demektir. O suskunluk ise içinde şiddeti barındırır.

 

Emekli Mehmet Efendi’ye yeni bir soru sormuyorum artık. Bir takım şeyleri konuşmuş olmanın verdiği rahatlık içindeyim. Sık sık görüşme dileğinde bulunup ayrılıyorum.

 

Dilime takılan “Erisin dağların karı/Geçti ömrümün baharı” türküsünü söyleyerek yürüyorum.

 

Bir yandan da beynimin kıvrımları arasında herkesin güvenle yaşadığı adaletli bir devlet özlemi dolaşıp duruyor.

Cevap bırak.