Koç Burcu Perisinin Anlattıklarıdır
By Hayrettin ORHANOĞLU - Sal Eki 20, 3:38 pm

Burası Burçlar ülkesinin ilk şehridir. Sarayımın hemen hemen bütün pencereleri doğuya bakar. Kuru bir havası vardır. Bu yüzden hemen her şey gibi içimin neşesi de ateşten gelen niteliklerle sararıp solmaya mahkûmdur.
Kimi zaman telaşlı ve titrek kimi zaman da alabildiğine geniş bir yay çizerek kalbini ferah tutan koç burcunun perisi burada, bu camdan bir kalbe benzeyen köşkte oturur.
Kendimden bir başkası gibi bahsetmemin sebebi bazen göründüğümden de farklı olduğumdan yahut çoğu zaman öyle görünmek istediğimdendir. Ateşi kendi menzilim olarak seçtiğimden bu yana ateşin birbirine zıt renklerini ve dolayısıyla bütün zıtlıkları da kendime ekledim. Bu yüzden ben hem oyum hem bu. Aynı zamanda ne oyum ne bu. Severim de kendime bir başkası olarak bakmayı.
Hem niçin sevmeyeyim ki kendimi?
Babamın ilk kızı, onun ilk göz ağrısıyım. Bazen benden başka bir kızı olmadığını da düşünürüm. Belki diğer on bir kız kardeşimi kıskandığımdan belki de onlardan daha güzel olduğumdan… Babamın sarayında güneşin ilk ışığını ve dolayısıyla sıcaklığını hisseden benim. Dolayısıyla ateşten ilk alevi benim saçlarım tanır. Saçlarım o yüzden sarıya yakındır. Ateşin renklerini almıştır. Meğerki babam, güneşin ilk ışığını gördüğü duvarı öpüp benim de saçlarımı okşamadan duramazken…
Büyüdükten sonra bana yaptırdığı köşkteki odamın penceresi onun sarayını görür. Her sabah hızla sürdüğü atının rüzgârında saçlarımın okşandığını hissetmezsem oturup saatlerce ağladığımı bilirim.
Dedim ya göğün katlarında ilk saray benimkidir. Diğerlerinin sarayları bahçemin sınırlarından itibaren sıralanır. Eh, bazen onların saraylarını arka arkaya sıralanmış görmesem de çatlarım. Hatta diğerlerinin de üstünde tutup kendime bir oda yaptırmam da boşuna değil elbette.
Bizim saraylarımız, kimi zaman gören göze görünmez. Ancak kalp gözüyle bakanlar görebilir. Babam, çoğu zaman kalple aklın gözünü ayırarak konuşmaktan zevk alır. Ben de ona çekmiş olmalıyım.
Sarayıma diğerleri gibi bir isim verdim: Bilgi Sarayı. Burası Bilgi Sarayıdır. Burada bilgi ile hemen her şey akla gelmelidir. Ama bir şartla. O da her bilginin bu saraydan içeriye saygıyla ve bin bir telaşla alındıktan sonra binlerce odalara dağılmasıdır. Belki ateşten geriye kalanlar kadar bir çabası vardır. Bu yüzden bazen bakışlar mıdır yitip giden diye sorarım kendime.
Buraya kim girerse kendi bakışını kaybeder. Aynalarla dolu bir saray olduğundan değil. Daha kapıdan ilk girildiğinde bakışlar, niyetler, hevesler, bir tarafa bırakılmalıdır. Bırakılmalı ki benim doğrularımı, benim kabullerimi alabilsinler. Kimi zaman doğrularıma itiraz eden olursa ateş odalarımdan birini seçmesini ister, kızgınlığım geçesiye kadar orada ağırlamayı adetlerimden biri sayarım.
Burada biraz bencilliğimden söz edilebilir ama ne yapayım ki tabiatım bu. Benim doğrularımdan daha doğrusunu söyleyen kişi, sarayımın kapısından zor girer. Girse bile saygıdan ötürü sesimi çıkarmam. İçten içe ona kızar acısını sonradan çıkarırım.
Sarayımda her şey biraz hızlılıkla ölçülür. Babamın atının rüzgârından söz edişim de bu yüzden. İşlerimin bir çırpıda yapılmasını isterim. Hizmetçilerim de kendi hallerine göre en hızlıları, en atikleri arasından seçilmiştir. En çok hayalde hızlı olanları seçmek istedim. Kendimde de böyle bir kabiliyet gördüğüm için belki. Diğerleri de kendi menzillerinde hızlıdırlar. Ama heveslerini sık sık değiştirmede mahir olanların bende ayrı bir yeri vardır.
Atların hızlılığına da bu sebeple bağlıyım. Hayal kelimesi hayl’den gelir. Hayl, hızlı giden at anlamına gelir. Hayal de hızlı değil midir?
Ama bütün hızlılığına rağmen sarayımda her şey zamanın yavaşlığına esirdir. Saraydakiler, işleri kolaylaşsın diye bir şeyler icat etmeye kalktıklarında yine geç kalmaktan kurtulamazlar. Bu heveslerin çabucak dağılması benim suçum mu bilemiyorum? Çünkü kimilerine göre oturdukları yer ne kadar yüksekte olursa olsun insanlar, toprağın onları kendisine çekmeyeceğini düşünürler. Oysa toprak yani ölüm, en korkutucu beklentimdir. Ne aklın ne de deliliğin hükmü geçer akçedir. Olsa olsa gerçek gibi görünen hayal perdesi hakikattir burada. Ne tuhaf değil mi? Tek gerçek var o da hayal perdesi. Bunun için bu şehrin de sırrı bendedir. Ama söylediğim şey hakikattir.
Aşk için güzellikten ötesi derin bir uçurumdur. Oysa ey peri sen bu şehre geldiğinde en yüksek binayı seçtin, diye söylenirim kendi kendime. Dediğim gibi kardeşlerimin sarayından daha yükseğe kurulmuştur bu köşküm. Ama güzelliğe de yakın olmasını istediğimden yükseklere doğru baktı sarayımın burçları da. Bu sebeple çirkinliğe dair bir iz bulamazsınız. Hatta sarayın içinde çirkinliğe, kirliliğe bir iğne kadar yer dahi bırakmak istemem doğrusu.
Dışarı çıkarım sık sık. Gezip dolaşmayı severim. Bildik yerler değil de hiç kimsenin uğramadığı beldeleri gezmek isterim. Ruhumun aceleciliği gözlerime de yansımış olmalı ki her çiçekten bal almaya heveslenen bir arı gibi oradan oraya dolaşır dururum. Nevruz günü yaratılmış ruhun derim aynaya bakıp. Taze ve diri… Her noktasında ayrı bir çiçek açmış gibi yüzün de aydınlık. Bu yüzden karanlıkta kalmayı sevmem.
Günün birinde karanlığa kalmayayım diye -çok korkarım çünkü karanlıktan- alelacele sarayıma dönerken atım ter içinde kalmıştı. Gece, bir adım daha atacak aydınlık bırakmadığını sezdirdiğinde bir mezarlığın önünde durduğumu gördüm. Her sokağı hatta her evin önünü kandillerle aydınlatan insanlar, kendi ölülerini görmemek için onları karanlığa terk etmişlerdi sanki. Duvarı aşıp bir mezarın yanına geldim. Nedense bir mezarın yanı başına oturdum. Belki de ölümle baş başa kalmak istedim.
Ah çocukluk günlerim! Babamın saraya gelmesine yakın saatlerde hani hastaymışım da saçlarım okşansın diye naz eder dururmuşum. Babam da koşa koşa gelip kızının yatağına sokulurmuş. Meğer büyüdükçe nazıma yalnızca onun katlandığını görmek de varmış.
Bunları düşünedururken sarayımın batısına düşen vadide dolaşırken bir mezar taşında bile nice gariplikler görebileceğimi nerden bilecektim? Öylesine çıktığım gezintide bu mezarlık birdenbire karşıma çıkmıştı. Her biri bir başka hayatı, bir başka hikâyeyi barındıran bu kapısız penceresiz evlerde kimbilir ne acılar ne kederler kimbilir ne mutlu günler yaşamış insanlar yatıyordu.
Hemen hepsini gezdim. Birer Fatiha okuyup rahmet diledim.
Ama bir köşede diğerlerine göre daha bakımsız bir mezar vardı ki hepsinden çok o dikkatimi çekmişti. Hatta yıkık bile sayılabilirdi. Sanki yıllarca hiç kimse uğranmamış gibiydi. Yanıma aldığım kandili yakıp yaslandığım mezar taşına baktığımda sıradan birine ait olmadığını anladım. Üzerinde ne isim ne tarih vardı. Onun yerine şu cümleler yazılıydı:
“Ölüm, kendi hakikatiyle oyun oynar bazen. Tıpkı hayat gibi… Çünkü zaman, hayatın da ölümün de en iyi oyuncusudur.”
Şaşırmıştım. Ama bu güzel sözü söyleyenin hayatını daha çok merak etmiştim. O an vadideki şehre gidip bu mezarlığın kime ait olduğunu öğrenmeyi çok istedim. Çünkü her bir kelimesinde nice hikmetler barındıran bu cümleler alelade birine ait olamazdı.
Rüyalarım, çoğu zaman kalbimdeki ağrılarım kadar sık aldatır beni. Kalbim bazen en önemsiz ağrıda bile duracak gibidir. Ama bu mezar taşındaki sözün ağırlığı evhamlarıma hiç benzemiyordu. Bugüne kadar okurken altını çizdiğim yahut sayfanın bir kenarına yeniden yazdığım satırlardan daha etkileyiciydi. Ölüme bir ad veren insanların zamanı da ihmal edemeyecekleri aşikârdı. Bu yüzden zamana, zamanın nasıl geçtiğine dair sorulardan ve ölüm korkusundan da kurtulmanın tek yolu bu cümlelerde olduğu gibi hayatı da ölümü de bir oyun olarak görmeliydim.
Başka bir zaman olsa yalnızca bu cümle için diğer bütün işlerimi bırakır günlerce buna kafa yorardım. Ancak şimdi zamanım yoktu.
Oysa merak, zamanın da hırsın da önünde at koşturuyordu.
Ölümün bir hakikat olarak gölgesini hep üzerinde hisseden biri için bu söz en az manası kadar ağırdı. Mezarın üzerindeki otu temizleyip oradan ayrılacaktım ki bir ses, beni durdurdu:
“Otlar, aynanın üzerindeki tozlar gibiyken bırak bu hayat oyununda mezarım dahi görünmeyiversin.”
Etrafıma baktım. Kimsecikler yoktu.
Korkmadım desem yalan söylemiş olurum. Ki ben, yalanı sevmem. Tam oradan uzaklaşacakken babamın sözü aklıma geldi:
“Ölüler, diriler gibi değildir! Onlardan boş sözler işitmezsin. Rüyanda da olsa…”
Ama az ileride bir çocuk, henüz beş altı yaşında bir çocuk, mezarlığın kapısından içeri girip bana doğru yaklaşıyordu işte. Bu gece bütün garipliklere kapım ardına kadar açık olacaktı. Çocuk, o kadar güzeldi ki ona bakmaya kıyılmazdı. Ama tuhaf bir şey vardı. Yüzü bir yetişkine aitti sanki. Bedeni küçük ama ruhu gibi yüzü de bir yetişkini andıran çocuğa doğru yöneldim ister istemez. O an ölüm korkusunu aşıp ona doğru kollarımı açtım. Çocuk da bana doğru koştu. Ama o da ne? Sarıldığım şey onun bedeni değil serin bir boşluktu.
Ne oluyor diye sormaya vakit bulamadan, yüzündeki gülücüklerle bana mutlu bir yüzle bakarak:
Sakın korkma, dedi.
“Sakın korkma. Ölüm bir güzellik gibi seni sarar ancak sarsmaz. Onun hakikati güzelliktir. Güzellikse bir maskeyi kendinden uzaklaştıracak kadar yalındır. Siz o maskeye hayat diyorsunuz. Bense fazlalık. Artık siz karar verin.”
Sen kimsin, burada ne işin var, bu mezar kimindir, diyecek oldum. Parmaklarıyla susmamı öğütledi:
“Bu mezar, iyiliğe, anlayışa, hatırlamaya aittir. Üçünün de mezarı bir yerdedir bu yüzden. Toprak toprağa varır. Ateş, ateşe. İnsanlar iyiliği, anlayışı ve güzel şeyleri hatırlamayı bırakalı beri bu mezarın hali hep böyle.”
Bendeki halin böyle bir temsille dile gelmesine kırılmıştım. Ben, ben diyendim ama bendeki doğrular da doğru idi. O yüzden nasıl oluyor da iyiliği, anlayışı ve hatırlamayı böylesine bir harabeye gömmüştüm.
Çocuk, sanki büyümüş de küçülmüş gibi konuşmasına devam ediyordu:
“Aynada gördüğün kendi halinin, şu andaki niteliklerinin suretidir. Aynanın sırrına bak. Orada sır yok ki? Gördüğüm yanlış da olabilir demiyorsun da başka şeylerle oyalanıyorsun. Oysa orada duvardan başka suret yok. Sen kendi hayalindeki suretine bakmakla aynaya bakmayı bir tutuyorsun.”
Kuru, kupkuru bir yaprak gibi kendime doğru büzülüp kaldım.
Aynada kendi suretime bakan ben, gitgide sönmeye yüz tutan bir ateşi avuçlarımın arasında tutuyorum sandım.
O an kalbim, ben buradayım, dilimse öte dur derken kalbim kalbime yandı, dilim dilime küstü. Ardından iki damla gözyaşı bende iki ırmak olup üç yüz deniz ötesindeki sessizlik denizine varıp geldi. Damlalar, bana mısın demiyordu. Çağıldadıkça çağıldıyordu.
Göz ucuyla aynaya bakarken de çağıldayan kızgınlığımdı aslında. Kendime mi? Tabii ki hayır! Doğrularım gibi sözlerimi de zafer arabasında büyük ve gösterişli arabalarla görmek istemeyen bu çocuğa idi.
Eh beni doğrularımla anlamayan şu çocuğa da bir sözüm olmasındı. Bir sebep bulsam, bir yol bulsam da ateşimi salacağım birini bulsam, diye düşündüm. O an önce sarayıma dönmekten başka çıkar yol bulamadım.
Böyle zamanlarda telaşlarımın, heyecanlarımın kanadına tutunup yükselirim gökyüzüne. Ateş burcundaki diğer kardeşlerim gibi değildir kanatlanışım. Onlar, korkularını hiç belli etmezlerken ben sanki asıl karşımdaki korkuyormuş gibi nasihatler eder böylelikle kendimi avutmuş olurum. En iyi savunma saldırıdır, deyip etrafıma naz çiçekleri dökerim. Hani hep gölgede oturan kişi, henüz güneşin doğmadığını düşünür ya ben de korkular sanki bana ait değilmiş gibi uzaklaştırırım kendimden. Öyle yapmasam beni bağlayan zincirler de kâr etmez, bilirim. Çünkü kendi ateşimin çoğalttığı korkuları atabilmek için bir başka hevese ihtiyaç duyarım. Adımlarım biraz daha şenlenir.
Ah koç burcunun deli kızı, derim kendi kendime. Ya düşündüğünü yaşa yahut yaşadığını düşün… Bir karar ver. Bu kadar zor mu bir karar verebilmek?.. Çünkü ne zaman kararsız kalsam yalnızca karşımdakini incitmekle kalmıyor kendime de kahır etmekten geri durmuyorum.
Ah benim huysuz huylarım…
Dermansız kollarım…
Kanayan ruhum…
Gözlerimi kapattım. Derin derin nefesler aldım.
Gözlerimi açtığımda yanımda ne çocuk ne de mezarlık vardı.
Bir hayalin berzahında durduğumu o an anladım.
Güzel ama bilmediğim bir sarayın kapısındaydım.
Doğruca şahın huzuruna çıkardılar beni. Geniş salon aydınlık değildi ama daha ben girer girmez perdeler aralandı.
Yüzü henüz karanlıktan sıyrılmayan şahtan ve benden başka kimse kalmamıştı.
Birkaç adım daha attım ki o an şaşkınlıktan neredeyse dilim tutulacaktı. Mezarlıkta gördüğüm çocuğun bedeni gitmiş yerine bir yetişkinin heybeti gelmişti.
Siz, diyebildim ancak.
Siz, o çocuksunuz. Mezarlıkta gördüğüm hayalsiniz. Ama…
Şah, yalnızca gülümsedi.
Ama dedim, bu nasıl olabilir?
Şah aydınlığa doğru eğildi:
“Ey koç burcunun perisi! Sakın ola ki hayalin bizden uzak olduğunu düşünmeyin. Her hayal gerçeğin değilse bile hakikatin perdesidir. O perdeyi araladığınızda hakikatin evini bulursunuz. Tuhaftır ki bendeki hayalin kapısını da aralayan sizin hakikatinizdi. Sizin hakikatiniz benim hayalim oldu.
Siz ölümden kaçmak için sığındığınız mezarlıkta kendinize bir sıcaklık ararken, ben hayatın soğukluğunda kendime bir ateş arıyor ama bulamıyordum. Orada geçmiş hayatımı bıraktım. O kimsesiz mezarda. İnsanlara iyiliği, güzelliği anlatan insan gömülüdür. O çocuk da içimdeki halin yansımasıdır. Hayalim sizi bir çocuk suretinde gördüğünde kızıl sarı saçlarınızdaki ateşin hayali beni size doğru attı. Aslında kalbimi ateşe attı. Ben, yanan kalbimle sizde olduğumu anladığımda mezarlığın kapısında size görünmüştüm. Ama sizin hayalinizdeki ben, bir çocuğun suretinde görünmesi de burcunuzun insandaki çocukluk dönemine rastlıyor oluşundandır. Tıpkı rüzgâr gibi hayatımın kimi zaman soğuk kimi zaman sıcak taraflarıyla bir fırtınaya sebep olduysam bağışlayın beni. Amacım sizi korkutmak değil sizdeki güzelliğe basit bir kolye olmaktır. Sizin güzel hatıralarınızdan bir kolye…”
Bu güzel sözlere ne diyebilirdim.
Şah, hiç duraksamadan devam etti:
“Eğer bana kolyede bir inci tanesi olmayı lütfederseniz hayatım hayatınız olacaktır….”
Daha fazla dayanamayıp oracıkta kalakaldım.
Kendime geldiğimde emektar hizmetçimin bana unutma elbisesini giydirmeye çalıştığını gördüm.
Hayır, dedim hayır. Artık bu elbiseyi giymek, geçmişi unutmak istemiyorum. Eğer içimdeki kederi yenmek istiyorsam bunu unutma ve hatırlamalarla savaşımda her ikisiyle de mücadele ederek başarmalıyım.
O şahı bulmalıydım…
Son cümle kalbimin odalarından sessizce geçmişti. Ama yankısı öyle güçlüydü ki dudaklarımdan da dökülüverdi.
Emektar kadın gülümsedi. Ben de güldüm. Ne küskünlük ne de kızgınlık kalmıştı. Kadın, iyiliğe bakan gözleriyle de nasihat etmekten geri durmadı:
“Ey güzel efendim, ne diye kendine eziyet eder durursunuz? Keder defterinin sayfasını açsanız mürekkep hep kırmızıda mı karar kılacak? Bir daldan bir dala uçup dururken ağacı tutmak bütün dalları da tutmak değil midir? Endişelerinizi bile unutmanın rüzgârına salarken mumun kandilinde diz büküp okuduğunuz zamanları hangi hırsıza kaptırdınız?
Ateşin huysuzluğunu almaktaki aceleciliğinizle küçücük bir zafer elde edeceğim diye onca yenilgiler yaşarsınız da hem kendinize hem başkalarına eziyet edersiniz? O da sizin kendisini kabul etmenizi bekliyor.”
O bu bunları söylerken baktım ki üç yüz denizin ötesinden nefes alan iki damla gözyaşım kalbime akmaktaydı.
Kadına teşekkür edemeden yanından ayrılıp odama çekildim.
Hemen babamın sarayına vardım. Olanları bir bir anlattım. O da buna sevindi. Düğün hazırlıklarına başlanmasını emretti.
Şaha haber gönderip teklifini kabul ettiğimi bildirdim.
Düğün hazırlıkları başladı.
Ben sarayı düğün için hazırlarken içime belli belirsiz bir keder ateşi düştü. Şahın beni görmeden gidip düğün hazırlıklarına başlaması, onca gün önemsiz bir haber bile vermeyişi beni incitmişti.
Ah ne çok şey ne çok söz vardı beni yaralayan! Her şey sanki kusurlarımı gün yüzüne çıkarmak için yarışıyorlarmış gibi. Öyle olsun istemiyorum. Ben babamın biricik kızıyım. Biricik…
Gece, yalnız olanlara bekleyişlerle taçlanmış zamanı sanki sessizliğin uçurumunda sunmak için can atıyor. Gecenin sessizliği, sakin ama ağır bir suskunluk… Her zamanki gibi kalabalığın içinde bekliyor avını. Bu kalabalığın içinde hatıralar, kahkahalar ve biraz da mahrumiyet var. Pişmanlıkların, geç kalmışlıkların, ertelenmişliklerin yokluğu var… Ama olsun. Sabırlı bir avcı olan gece gibi ben de beklemeliyim. Çünkü bekleyiş, ateşe bile kendi sabırsızlığından çiçekler sunar durmadan. Olsun.
Ama niye beklemeli ki? Geçmişi hatırlamakla kendi kuyumu kazdığımın farkındayım. Olsun, hiç olmazsa söylene söylene etrafımı aydınlatıyorum ya yetmez mi? Kardeşlerim ne derse desinler. Kavga ettiğimizde çocukken bana söyledikleri haksız ithamları şimdi şimdi onların yüzüne vurduğumda nasıl da yüzleri kızarıyor ve ardından haklı olduğumu teslim ediyorlar. Geçmişte yapılanları unutmamaktan daha güzel bir hediye olamaz. Oh olsun onlara!
Diğerleri bir yana tıpkı benim gibi Ay ve Zühre’ye denk gelen Boğa ve İkizler burcunda oturan kardeşlerimi severim. Onlarla anlaşmakta zorlanmam. Her ikisi de benim gibi umursamaz ve unutkandırlar. Belki budur sebebi.
Kardeşlerim ve babamla sofraya oturduğumuzda en son ben kalkarım masadan. Diğer kardeşlerimin oyuna bir an önce dönebilmek için alelacele yediği lokmalar bende sindirile sindirile hazmedilir.
Yine de onlara yaranamam ya bu üzer beni…
Beni kızdırmak için çabalayanlara bazen tuhaf tuhaf bakıyormuşum. Öyle diyorlar. Soğuk, anlamsız ve bazen de alaycı bakışlarla süzüyormuşum. Benim kimseye böyle baktığım yokken niye bu gibi şeyler yakıştırırlar hiç anlamam.
Ah düğün günü yaklaşıyor…
Niye? Niye? Ah ağlamak niçin bu kadar zor? Niye sırf gülmek için bile gülemiyorum? Niçin her şey üzerime bu kadar gelmek zorunda?
Ah galiba gözyaşlarım hiç durmayacak!
Ah bu incilerimi saklasam sandıklara… Hiç çıkmasalar…
Tutup sedef kakmalı sandığı kapatsam…
Sandık kilitlense… Ateşe düşse… Yansa, bitse, kül olsa…
Ah sorularım… Sorularım hiç bana kalmasa…





(1 votes, average: 4,00 out of 5)