PİRİNÇ YAZI TAKIMI
By Hayrettin ORHANOĞLU - Çar Mar 04, 3:36 pm

Kendime tuttuğum sırlı aynalarda yıllardır herkesten kaçırdığım çoğu kararmış bir bedenden başkası değilken bu bedenin üzerinde bir o kadar da yorgun bakışları saklayışım niye? Beni merak edenleri, ellerinde fiyat tahtaları, telefonlar, kalem ve kâğıtlarıyla sabırsızca bekleşenleri hayal kırıklığına uğratmamak için hep mutlu mu görünmeliyim? Avuçlarında terleyen kâğıtlarla gürültüler, konuşmalar, fısıltılar karşısında en dingin halimle mi durmalıyım? Benim burada, bu süslü salonda, içi kırmızı kadifeli siyah bu maun kutuda özenle saklanıyor olmam ne garip? Ama yine de kimsenin ruhu bile duymadan yeniden gün ışığına kavuşmak, yarı aralı da olsa gün ışığına çıkmak güzel.
“Yok mu arttıran!”
Salonda gülüşmeler… Selamsız sabahsız, elinde satacak herhangi bir şey olmaksızın yaptığı espiriye kendisi de gülümseyerek devam etti konuşmasına müzayede yöneticisi.
“Efendim, müzayedemize hoş geldiniz. İlk olarak Ahmet Hilmi Paşa’ya ait pirinç yazı kalemini sunmak istiyorum sizlere… Fiyatını üçyüz elliden başlatıyorum. Daha fazlasına da değen bu pirinç yazı takımına göstereceğiniz ilgiye şimdiden teşekkür ediyorum…
İşte yine başladı. Şu adam ne zaman bağırsa gözlerinin fırıldak gibi dönüp dönmediğini merak eder dururdum. Bütün salonu dolaşan gözlerindeki kararlılığı da gördükçe imrenmiyor değilim hani. Salondaki onca adamı idare etmek de kolay değilken gözleri de yuvalarından fırlayacakmış gibi etrafına bakacak elbet.
“Evet baylar, bayanlar yok mu arttıran… Satıyorum… Üç yüz elli ile açıldı… Dört yüz veren…”
En önde oturan genç bir adam arttırmıştı ilkin.
“Dört yüz…”
“Evet, beyefendi dört yüz verdi.”
Sonunda daha salona girer girmez gözüne kestirip de sıkıştırdığı adamı ikna etti. Bakalım gerisi gelecek miş Oysa bu adama bakarak az önce buraya gelenlerin niteliği ne kadar da düştü, diye küçümseyen gözlerle bakan da kendisiydi.
“…Bu maun kutuda Ahmet Hilmi Paşa’nın pirinç yazı takımı sizleri bekliyor. Tarihin tanıklığını yapan ve hatıraları bugüne taşıyan pirinç yazı takımı… En son beyefendi dört yüz verdi… Yok mu arttıran…”
Bir yazı takımı… Hem de Ahmet Hilmi Paşa’nın pirinç yazı takımı… Ne kadar da kolay söyleniyor. Pirinç yazı takımı. Ama illâ ki Ahmet Hilmi Paşa’nın Pirinç Yazı Takımı. Doğru ya ben, Ahmet Hilmi Paşa’sız hiçbir şeyim. Hatıralarını, verdiği emirleri yazan ve hiç küsmeyen pirinç yazı takımı. Onca sene orada burada kirli, tozlu eşyaların arasında itiş tıkış durup duran pirinç yazı takımı.
Değerimi kim bilecek şu, dört yüz, derken bile sesi çatlayan adam mı? Neredeyse kendi ağırlığından bile şüphe eden gözlerine bakıldığında satın alacağı geçmişi bile kaldıracak gücü varmış gibi sürekli cebindekileri kontrol eden bu genç adam mı?… Ama ne olursa olsun da burada gözleri dışarı fırlayan adamın her zamanki gibi ellerini oğuştura oğuştura satılığa çıkardıklarına yalnızca bir eşya gözüyle bakan birinin elinin altında durmaktansa bir kenarda sefalet günlerinin garantisi olarak bakılmaya bile razıyım…
“Satıyoruuum … Dört yüze… Yazacak çok şeyi var bu yazı takımının… Dört yüz… ”
Acele etme be adam… İri iri açılmış gözlerin biraz daha bakınsın. Bak şuradaki kadına. Sürekli bir yerlere telefon ederken bile senin kışkırtmanı bekliyor. Anlasana… Hiç olmazsa, siz bayan, düşünmez mi acaba, de bari… Ne kadar çok yakışacak evinize, dolabınızdaki fincanların hemen önündeki boşluğu dolduruverecek. Ben mi öğreteceğim işini. Hem bak satacağım, dediğin adam pişman olmuş gözlerle bakıyor sana.
“Manevi değeriyle birlikte güzel bir salon aksesuarı da olan bu yazı takımına sahip olmak istemez misinizş…”
İşte böyle… Hem bak, şurada içeriye henüz girmiş karı kocanın birer sandalyeye ilişivermelerine, etraflarına korka korka bakmalarına, ellerine aldıkları fiyat tahtalarını acemice tutuşlarına biraz saygı göster de ertele şu satışı…
“Satıyorum, sat… sat… sat… satıyorum…”
Hay Allah, ne sabırsız adamsın…
Genç adam, kalktı gidecek… Dolapta fincanların önündeki boşluk… Dur dur diyorum sana, dört yüz dedin ya, sözünün arkasında dur… bari sen dur…
“Satıyoruuum”
Kimbilir parası yoktu belki… Ne yapalım, gidiyorsan git bakalım… Umurumdaydı sanki… Ya şu arka sıralarda oturan ve henüz kapıdan içeri girmiş karı koca? İşte, birbirlerine bakıyorlar. Bu kadın, anlaşıldı ki büfesinin boşluğundan daha iyi bir yerde değerlendirecek beni. Parmaklarının inceliği, yüzünün durgunluğu, hiç de gösteriş meraklısı olmadığını söylüyor. Hadi be kadın… Elini çabuk tut…
“Satıyoruuum…. Üç yüz elli veren var mı? Dört yüz veren beyefendi vazgeçti… Yok mu alan…”
Kadın, ne sorarsın kocana. Madem ki buraya kadar çeke çeke getirmişsin adamcağızı, iyi bir alışveriş yapacaksın işte… Sen de bir şeyler söylesene be adam… Hey, sana söylüyorum…
Bizimkine bak, hiç umurunda mı? Göz etme yardımcına… Biraz daha beklesen canın mı çıkar… Bak bak işte kadın elini kaldıracak, çantasını sol eline aldı… Hem fiyatı da makul gibi bir şeyler söyledi kocasına… Hem kullanabileceğim hem de gösterişini yapabileceğim bir yazı takımı, dedi, kimbilir. Acele etme, satmak için de kulak ver ona. Anlasana, işte ben, bu maun kutudaki pirinç yazı takımıyım. Ahmet Hilmi Paşa’nın Pirinç Yazı Takımı. Onsuz hiçbir şey olsam da pirinç yazı takımıyım. Onca sene kadir kıymet bilmeyen hısım akrabanın elinde oradan oraya sürüklenip duran ve tabii ki unutmadan ekleyeyim, Ahmet Hilmi Paşa’nın Pirinç Yazı Takımı. Göz ucuyla baktığın bu maun kutudan daha fazlasını ederim, demiyorum size… Çok şey istemeyen…
“Kapağını kapatıp kaldırın şu yazı takımını. Gelecek satışa artık…”
Söyleyecek söz mü bıraktınız bende?
Karanlığın ne kadar kötü olduğunu anlatacaktım daha…
Unutulmuşluğun acımasız, mihnetinse ağır olduğunu…



