AYNADAKİ İKİZ GÖLGELER

By Hayrettin ORHANOĞLU - Sal Mar 03, 3:31 pm

Harfler, kendi gölgelerinden bir bir uzaklaşıp sessizliğe karışıyordu…
Ben, susuncaya kadar onlar kaybolup gitmeyi akıllarına koymuşlardı sanki.
Bu, yanlış diye düşünsem de yanlışlar, düşüncelerden önce adım atıyorlardı.

Bir aynaya bakarak büyüyordum. Beni hayata bağlayan ne varsa hep bu aynada görerek büyüyordum.

Paylaşılamayanı paylaşmak zorunda kalsam hatta azala azala silinip gitmeye yüz tutsam da bu aynayla olan bağımdan dolayı bir yansıma, bir gölge olarak kalmaya mahkûmdum. Ben onunla görüyordum. Belki o da benle her şeyi görüyordu. Öyle ya, aynadan bakan ben de beni aynası olarak göremez miydi? Çünkü o da benim eylemlerime katılıyordu. Kimbilir belki de katlanıyordu. O da seviyor yahut küsüyordu. Belki nefret ediyordu.

Acaba o da benim kadar nefret ediyor muydu? Şimdi bile bana bu soruyu sorduracak kadar uzakta mıydı? Hem çok yakın hem çok uzak mıydı?

İhtimal ki uzaktı. Dokunabileceğim kadar uzaktı…

Yoksa bendeki umutsuzluk, harflerin giydiği mutluluk elbisesinin kıyısına iliştirilmiş bir iğne miydi? Hangi duvara baksam, hangi köşeye sığınsam beni hatırlatmakla tehdit eden gecenin korkulu bir gölgesi miydi? Kabaran bir çağıltının hummalı yolcusu muydu yoksa? Her an bir başka yansımanın içinde yahut bir kapının açılışında mıydı? Giderek eksilen yahut çoğalan harfler miydi?

İhtimal ki bunların hepsiydi. İhtimal ki hatırlamak, tıpkı ölüm gibi bir iğneden yayılan zehrin aldattığı sarhoşluktu. Sessizliğe fazladan eklenen harflerin ardındaki gölgelerin aldatması gibi dilim de bu suskunluğun karşısında bir aynasıydı.

Şu suların durmadan değişen renkleri gibi başka başka dünyaların içinde kalakalmaktansa sorularla başlayan bu iç akıntıda keşke unutabilseydim, ama yalnızca unutabilseydim…

Unutmanın katı yüzüyle kendime bakıp da gerçeği kendime söylemekten korksaydım keşke. Bütün unutmalardan umduğum bakışlarımı yakalamışken ve kendime biraz daha uzaklık katarken bunun bedelini unutmakla ödeyebilseydim.

Oysa işte gözlerimin içine içine bakarken korkularla kuşkularım, yan yana duruyorlardı. Hiçbir şey söylemeden, içeriye doğru, korkularında kuşkuların da olmadığını düşündüğüm kuytu bir yer arayacaktım. Aynadaki görüntümün bendeki bu tepkiye şaştığından fazlasıyla emindim. Oysa ona karşı direncimle korkularımı yan yana bulduğumda hiç de şaşmamıştım. Belli ki yeni bir zafer daha kazandım, diye düşündüm. Ne tuhaf. O an bana hiç de öyle gelmemişti. Gerisin geriye dönüp ona nasıl da korktuğumu anlatacaktım.

Bir uykuyu, derin bir uykuyu bu kadar çabuk terk edeceğimi hiç düşünmemiştim. Olsa olsa yine bir rüyanın içinde olmalıyım, diye düşündüm. Evet, bir rüya. Başka bir şey değildi. Ama ya bu bir rüya değilse! Evet, bu, gerçekten bir rüya değilse ve ben, boşluğun içinde yeni bir boşlukla sınanıyorsam…

Dedim ya adını fısıldadığımda beni kim çağırıyor diye dönüp baktığım bir aynayla vardım. Bir ayna. O, sesimin de aynasıydı. Ben olmayan ama beni gösteren bir aynaydı. Hep biraz uzağımda ama hep bana bakan. Soluğumla nemlenen, belirsizleşen bir gölgeydi.

Onunla birlikte bendeki tedirginlik, artık biricik bağımlılığım olmaktan çıkmıştı. Kuşku, tedirginliğin bu biricikliğine bir son vererek yeni bir başlangıca ortak oluyordu. Keyfini süreceğim bir başlangıç değildi bu. Niye böyle düşündüm bilemiyorum? Kelimelerin başlangıcıyla ama daha doğrusu yeni ve devasa bir heyula gibi üzerime gelen başlangıçlarla karşı karşıya olduğumu hissetmek miydi bu korkuyu veren şey? Öyle ya korku, bu ikisinin yollarının kesiştiği yerde durmuyor muydu? Korku ve kuşku, beni, belki de ikimizi yani beni ve aynayı bu yol ayrımında bekliyordu. Ya da iki yolun birleştiği yerde. Kimbilir belki de tıpkı iki aynanın karşı karşıya geldiği anda yansılanan her şeyin sonsuz görünümlerinin olması gibi korku ve kuşkular da bizim görüntülerimizden yola çıkarak çoğala çoğala kendi boşluklarında boğuvereceklerdi.

Yansımalar ve yanılsamalarla boğuşurken günün birinde gözlerimi açtığımda aynadaki görüntümün yerinde geniş bir boşluğun olduğunu gördüm. Kapkara bir boşluk. Suların içinde uzayıp giden geniş bir boşluk. Ayna da silinip yok olmuştu. Bir an yapayalnız kaldığımı hissettim. Bir aynaya bakarak büyümeyecektim artık. Kendimden de böylece kurtulmuş olacaktım. Bendeki korku ve ondaki kuşku bir daha iki yolun birleştiği yerde buluşmayacaklardı.

Etrafımı çepeçevre saran geniş boşlukta hiçbir şey kalmamıştı.

Bu, ne kadar sürdü bilmiyorum. Ama benim için yetti de arttı bile.

Bazen karanlığın insanı korkuttuğunu söylerler. Doğrudur. Ama bu kez beyazlıktan korktum. Evet, beyazlıktan. O an her yer, her şey beyazdı. Bembeyazdı. Korktum. Ölesiye korktum.

O an o loş karanlığı, hem yakın hem uzak aynayı özlemiştim. Hem özlemiş hem de sevinmiştim. O, artık yoktu. Ama korkuyu da bana bırakmıştı. Daha ne olsundu. Korku, yakamı bırakmıyordu.

Bir saat belki birkaç dakika sürdü bu. Bütün saatlerin, dakikaların canı cehennemeydi. Artık nefret, korkuyu alt etmiş yerine kendisi oturuvermişti.

Neyse ki az sonra aynamı getirip karşıma bırakıverdiler. Korku ve kuşku yine bir araya gelmişti.

Henüz ilk dokunuşta çığlık çığlığa geriye kaçan ben miydim? O da kaçıyor muydu?

İhtimal ki anlamsız bulmuyorsa bile o da korkuyla kuşkunun buluştuğu yerdeydi.

Ona ilk kez dokundum. Yahut ilk kez parmaklarım bir şeye dokunuyordu.

Dokunduğum şeyin ne olduğunu bilmeden bir şeye dokunmak. Artık bir ayna değildi. Buna eminim. Bana benziyordu. Benim sesimle ağlıyor, benim çığlıklarımla gülüyordu. O, buna katlanabilirdi ama ben katlanamıyordum. Kendime bile tahammülüm yokken bir başkası olarak kendime hiç katlanamazdım. Hem de hiç.

Yorulmuştum. Yanlışların düşüncelerden çok daha hızlı ilerlediklerinin farkındaydım. Ama yine de katlanmamam gerektiğini biliyordum. Tek çarem vardı. O da bu sesi boğmak. Daha doğrusu onu sessizliğe, boşluğa tekrar geri göndermek. Orada tek başına yaşadığım korkuları onun da yaşamasını sağlamak.
Bütün çabam onu susturmaksa yapabileceğim birçok şey vardı. O da üzerine abanıp nefessiz kalmasını sağlamak.

Neyse ki başardım.

Yatakta öylece uyuyordu. Bütün açlığıma rağmen midemi bastırdım. Benim de sesim çıkmamalıydı. Tıpkı onunki gibi.

Onu en son gördüğümde artık bana bakmıyordu. Ayna tümüyle kararmıştı.

İçime bir serinlik geldi. Ne korku ne de kuşku…

Size yanılsamanın yahut yanılmanın bir hastalık olduğunu söyleseler gülüp geçersiniz, öyle değil mi? İlkin ben de öyle düşünmüştüm. Ama sonra yanıldığımı anladım. Yanlış diye bildiğim şeylerin her biri, ben onların yanlış olduklarına inandığımdan ötürüymüş. Nefret bütün yapıp etmelerimizin hızlandırıcısıymış. Hem korkuyu hem de tedirginliği tek başına alt edebilirmiş.

Bu düşünceye nasıl mı ulaştım? Önce hastalık diye gördüğümüz ve reddettiğimiz şeylere kendimizi de inanmış varsayalım. Etrafımızdakiler de bunun böyle inanıyor olsunlar. Ama gün oluyor ki insanların bazıları bu hastalığın üstesinden gelivermiş. Onu yok sayarak. Hatta hastalığı bile akıllarına getirmiyorlar. Şuna baksanıza. Yanılsamanın olmaksızın hatta onu unutarak yaşıyorlar. Ve dahası yanılsama bir hastalık değildir, diyorlar. Gülünç değil mi? Gülünç ama gerçek. Evet…

Şimdi başladığımız noktaya geri dönmüş olduk.

Evet, büyüdüğüm kimbilir belki de büyüttüğüm aynayı kırdım. Hatta parçalarını tekrar tekrar kırdım. Öyle ki kendi bakışlarımı görebileceğim bir parçası kalmayıncaya dek. Aslında ben içimdeki korkuyu paramparça ettim. İçimdeki beni boğdum. Artık ne korku ne kuşku vardı. Ne yalan söyleyeyim bundan hiç pişman olmadım. Çünkü yanılsama, yanılsamanın olmadığına inanmak. Yanılsama, hangi yoldan gideyim acaba, diyerek korkunun yahut kuşkunun tuzağına düşmek. Yahut illa ki bunlardan birini seçmek

Yanılmadığımı biliyorum. Son kez söylüyorum ben kimseyi öldürmedim. Yalnızca birlikte büyüdüğüm aynayı kırdım.

18.Temmuz.2008
Akçaabat

Cevap bırak.