Küresel Kriz ve Türkiye

By Ramazan AKTAŞ - Cts Şub 14, 7:48 am

Küresel piyasalarda yaşanan son gelişmeler, etkisi 2008 yılının ikinci yarısından itibaren daha şiddetli bir biçimden hissedilmeye başlayan küresel krizin, sadece çıktığı yer olan ABD ekonomisi ile sınırlı kalmayacağını ve özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülke ekonomilerini daha fazla etkileyeceğini açık bir biçimde ortaya koymuş bulunuyor. Başlangıçta farklı görüşler olsa da bu krizin “1929 Ekonomik Buhranı”ndan sonra görülen en büyük küresel kriz olduğunu hemen herkes kabul etmiş durumda. Bu krizle ilgili geçmişte yazılan ve söylenenlere bakıldığında krizin boyutunun bu denli büyük olacağını birkaç iktisatçı (Roubini gibi) ve spekülatör (Soros gibi) haricinde kimsenin göremediğini söylemek mümkün. Krizden önce servet ve gelir artışı arasındaki uçurum büyümüştü. Önceki krizler, böylesi durumlarda yani kişilerin servetlerindeki artış ile gelirlerindeki artış paralel olmadığında, örneğin gayrimenkul fiyatları aşırı yükseldiğinde, sistemde bir bozulma olacağını ortaya koymaktaydı. Beklenen de oldu.  Peki bu krize nasıl gelindi?

“11 Eylül Olayları” ve “Çok Uluslu Şirketlerle ilgili Muhasebe Skandalları”’na bağlı olarak ABD ekonomisi 2001 sonunda ekonomik durgunluğa girmişti. 2001 sonrasında ABD ekonomisini toparlamak için hızla % 1’e kadar indirilen faizler (2001-2004 dönemi), bu ülkede kredi kullanma talebini artırdı. Artan konut kredisi hacmine bağlı olarak emlak fiyatları yükseldi. Yükselen emlak fiyatları, ipotekli konut kredisi kullanıcılarının yeni teminat gösterme imkânı bulmasına ve yeni ihtiyaçlar için yeni kredi almasına yardımcı oldu. Ayrıca, 2002 yılında ABD’de inşaat sektörü ile ekonomiyi canlandırmak ve düşük gelirlilerin konut sahibi olabilmelerini kolaylaştırmak amacıyla yeni düzenlemeler yapıldı ve bu değişiklikler subprime kredilerin artmasına yol açtı. Bu süreçte, kısaltılmış olarak “NINJA krediler” olarak tabir edilen; hiçbir geliri, hiçbir işi, hiçbir serveti olmayan insanlara verilen düşük kaliteli krediler hızla büyüdü.  Öte yandan, petrol ve benzer emtia fiyatlarındaki artış dolayısıyla emtia ihracatçısı ülkelerde biriken reserv, yurtdışında özellikle Japonya kaynaklı “carry trade”, cari işlemler fazlası veren Çin ve benzeri ülkeler nedeniyle bollaşan likidite, yeni yatırım alanları aradı. Bu süreçte, küreselleşme, deregulation, finansal inovasyon ve menkul kıymetleştirmeye bağlı olarak finans sektöründe gerçekleşen hızlı büyüme krizin boyutunun büyümesine yardımcı oldu. Özellikle, yatırım bankalarının, daha da fazla kredi verebilmek için, mevcut kredi alacaklarını satarak (menkul kıymetleştirme) yeni kaynaklar elde etme çabası ve bunlarla da yeni krediler açılması çöküşü hızlandırdı. Azalan risk duyarlılığı, bankaları her türlü kâr odaklı  (ama denetimi-takibi-kaydı zayıf) işlemlere yöneltti. Bu noktada, FED ve SEC gibi düzenleyici ve denetleyici kurumların bu görevlerini gerektiği gibi yapmayışı, derecelendirme kurumlarının riskleri görüp derecelendirme notunu buna göre verme konusundaki zafiyeti, dış denetim firmalarının finansal manipülasyonu ortaya koyma noktasında sergilediği düşük performans krizin etkilerinin büyümesine yol açtı. Bu gelişmelere bağlı olarak; 2000 yılı için büyüklüğü 500 Milyar $ olan hedge fonların 2007 yılına gelindiğinde daha fazla finansal kaldıraç kullanarak 2 Trilyon $ tutarında büyüklüğe eriştiği, aynı yıllar arasında türev ürünlerin 20 Trilyon $’dan 120 Trilyon $’lık değere ulaştığı ve tüm dünyada işlem gören finansal araçların değerinin (600 Trilyon $) dünya ekonomisinin 10 katına çıktığı gözlemlendi. Özellikle bu noktada, türev ürünlerin parasal değer olarak bu derece büyük meblağa ulaşması finansal piyasalarda riskin ne denli büyüdüğünü göstermekteydi.

Sonuç olarak, her kesimin bir şekilde dâhil olduğu bu yanlışlar zinciri içerisinde likidite bolluğu ve aşırı risk iştahı finansal varlık ve emtia fiyatlarında aşırı değerlenmeye yani balona neden oldu. Ve gün geldi, beklenen oldu. Önce gayrimenkul sektöründe çözülme yaşandı.  Konut fiyatları tepe noktasını gördükten sonra düşmeye başlamıştı ve NINJA kredilerle başlayan kredilerin geri ödenememe sorunu aşırı değerlenmenin olduğu her yere sıçramaya başlamıştı. Dolayısıyla kriz önce emlak piyasasında başladı ve aşama aşama yatırım bankalarına kadar sirayet etti. Peki krizin sonuna gelindi mi? Krizi en iyi gören iktisatçı olan Roubini’ye göre daha krizin dibini görmedik. Herhalde dibi görmek için anlı şanlı büyük bankaların ve şirketlerin battığını görmemiz ve “Bundan daha kötüsü de artık olamaz” dememiz gerekmektedir. O halde  bundan sonra ne olacak? Bundan sonrasında önce hedge fonlarda çözülme bekleniyor. Bu fonlar iki ayrı yönde darbe aldı. Bir yandan eskisi kadar kolay kredi bulamamaları, bir yandan da yaptıkları yatırımların değerinde düşme olması, ister istemez hedge fonların küçülmesine neden olmakta. Nitekim ünlü spekülatör Soros hedge fonlarda ciddi çöküş beklediğini söylemektedir.

Bu krizi son yıllarda gördüğümüz ekonomik krizlerle karşılaştırdığımızda şu tespitleri yapabiliriz: Krizin en önemli ve ilginç özelliği en gelişmiş finansal piyasa ve ekonomiye sahip olan ABD’den kaynaklanmış olması. ABD ekonomisinin büyüklüğünün dünya ekonomisinin %25’i civarında olması, yani batamayacak kadar büyük olması ve parasının tüm ülkelerce rezerv para olarak kabul edilmesi, krizin tüm dünyaya yayılmasına yol açmakta. Ayrıca, piyasa ekonomisinin en iyi yaşatıldığı yer olan ABD’de krizin başlaması  piyasa ekonomisine olan güveni oldukça sarsmış gözükmekte. Öte yandan, piyasa ekonomisine olan güven eksikliği kimi akademisyenlerin Marksizmi piyasa ekonomisine alternatif göstermesine bile neden olmuş durumda. Krizden çıkmak için Keynesyan politikaların izlenmesi gerektiği hususu yeniden gündemde. Yaşanan bu gelişmelere bakarak, devletin ekonomide daha fazla rol oynaması gerektiğini çoğunluk kabul etmiş bulunuyor. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışıyla piyasa ekonomisinin iyi işleyemeyeceği görüşü kamuoyunca paylaşılmış durumda. Ayrıca, dünün “iyi” diye gösterilen gelişmelerinin bu krize zemin hazırladığına şahit olundu. Başlangıçta iyi gitse bile 1980’lerde başlayıp 1990’lardan sonra hız kazanan “deregulation”, “finansal innovasyon” ve küreselleşmenin kriz için uygun ortam yarattığı gözlemlendi. Kuralsızlık ve denetim eksikliğinin olduğu yerde finansal piyasa -ne denli gelişmiş olursa olsun- piyasa disiplininin sağlanamadığı; aşırı risk iştahının en eğitimli, en “akıllı” insanları bile kör ettiği görüldü. Bunlara ilaveten, düşük faiz ve yüksek likidite döneminin sonunun geldiğini, kredi piyasalarında daralma olacağını ve bunun ekonomik büyümeyi sekteye uğratacağını ve yatırım bankacılığının bu süreçten olumsuz etkileneceğini (ABD’de sistemde kalan üç büyük yatırım bankasından ikisi olan Goldman Sachs ve Morgan Stanley’e krizden çıkmaları için mevduat bankacılığı  izni verildi) söylemek mümkün.

Son gelişmelere bakıldığında, ülkemizin bu krizden etkilenmeyeceğini söylemek olası değil. Her ne kadar, 2001’den farklı olarak kamu maliyesi ve bankacılık sisteminin çok daha iyi durumda olduğunu, bankaların sermaye yeterlik rasyosunun güçlü olduğunu, açık pozisyon ve türev ürünler gibi toksik ürünlere yatırım yapmadığını ve mali sistemde denetim ve gözetimin güçlendirildiğini söylemek mümkünse de, reel sektörün açık pozisyon riskinin yüksekliği ve ülke olarak verdiğimiz cari açık tutarının geldiği seviye, riski artıran faktörler olarak karşımıza çıkmakta. Zaten küresel kriz öncesinde reel sektörde; para birimimizin aşırı değerlenmesine, düşük enflasyon sürecinin getirdiği talep daralmasına ve girdi maliyetlerindeki aşırı artışa bağlı olarak sıkıntılar yaşanmaktaydı. Bu arada üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da, herhalde, dış gelişmelerden etkilenme derecemizin artmış olması. 2001 sonrasında dış ticaret hacmindeki artışa bağlı olarak ülke ekonomisi dışarıdaki gelişmelere daha açık hale geldi. Bundan dolayı da ekonomimiz 2001 sonrasında küresel bolluk döneminden olumlu etkilenirken, şimdi de ister istemez küresel krizin olumsuzluklarını yaşamakta. Ne yazık ki kriz en fazla bizim gibi iç tasarrufları yetersiz, cari açık veren ülkeleri etkileyecek gibi gözüküyor.

Ülke olarak bundan etkileneceksek, kamu kesimi krizin etkisini azaltmak için ne yapmalı? Bu noktada devlet, firmalarımızın rekabet gücünü artırmak için, reel sektörce dile getirilen, girdi maliyetlerini düşürücü tedbirleri alma yoluna gitmelidir. Bugün ülkemizde faaliyet gösteren firmalarımız diğer gelişen ülkelerle karşılaştırıldığında en pahalı enerjiyi kullanmaktadır. İstihdam edilen kayıtlı çalışanlar üzerinde ağır bir vergi yükü bulunmaktadır. Bu da kayıtlı çalışanların rekabet gücünü azaltmaktadır. Kurların aşırı değerlenmesi, ihracata yönelik çalışan firmalarımızın işgücü maliyetinin yabancı para birimi cinsinden artmasına yol açmaktadır. Ayrıca kredi piyasasının daralma olasılığının artmış olması, zaten kredi bulmada sıkıntı yaşayan KOBİ’lerimizin finansman kaynaklarına erişimini daha da güçleştirebileceği yorumunu beraberinde getirmektedir. Sayıca firmalarımızın en az % 99,3’ünü teşkil eden KOBİ’lerimizin kurumsallaşma ve işletmecilik açısından ciddi sorunları bulunmaktadır. Bu konuda hem eğitime hem de teknik danışmanlığa ihtiyaçları vardır ve ne yazık ki KOBİ’lerimizin büyük çoğunluğu ya sorunun farkında değildir ya da bu hizmetlerden yararlanabilecek kaynağa sahip bulunmamaktadır. Bu sorunları çözme konusunda devlet firmalarımıza yardımcı olmalı. Enerji girdi maliyetlerini azaltma yoluna gitmeli. İstihdam üzerindeki vergi yükünü hafifletmeli. Özellikle bu dönemde KOBİ’lere yönelik olarak eğitim ve teknik danışmanlığa daha fazla destek verilmeli. Kredi piyasasındaki daralmadan KOBİ’lerin daha az etkilenmesi için özellikle kamu bankalarının bu kesime daha fazla kredi açması sağlanmalı ve kredi maliyetinin düşürülmesine yönelik olarak kaynak tahsis edilmelidir. Bu sorunları halletmek amacıyla, özel kesime aktarılacak fon desteğinin ileride enflasyon ve kamu üzerinde borç yükü yaratmaması için, fon desteğinin kamu harcamalarından mümkün olduğunca tasarruf yapılarak sağlanması büyük önem arz etmektedir. Yani büyümenin düşeceği bu dönemde, kamu kendisinin yatırımları yapması yerine özel sektörün dinamo görevi görmesini tercih etmelidir. Zira geçmiş tecrübeler, kamunun yatırımlar konusunda özel sektör kadar rasyonel davranamadığını ortaya koymaktadır. AB ülkelerine ve gelişmiş ekonomilere olan ihracatta azalma ihtimaline karşı da ihracatçı firmalara yeni pazarlar bulunması konusunda destek verilmelidir.

Firma bazında yapılabilecekler konusunda kısaca aşağıdaki hususlar önerilebilir:

·         Kurumsallaşma konusunda adım atmak

·         Özellikle kritik işletme fonksiyonları için profesyonellerle çalışmayı tercih etmek

·         “Küçük olsun benim olsun” veya “Ne iş olsa yaparız, biz her işte varız” devrinin sona erdiğinin bilincinde hareket ederek, rekabet gücünün olduğu alanlarda yoğunlaşmak

·         Verimliliği artırmak

·         Stoka çalışmamak

·         Alacakların devir hızını yükseltmek

·         Borçların vadesini mümkünse uzatmak

·         Faaliyet ve finansal kaldıraç derecesini düşük tutmak, krizde özellikle en fazla hasar görenlerin başkasının parasıyla yatırım yapanların olduğu bilincinde hareket etmek

·         Özellikle hazır giyim gibi alanlarda hızlı ve esnek üretim yaparak olası talepleri değerlendirebilme fırsatı yakalamak

·         Bankalarla kredi ilişkisinin iyi olduğu ve borçlanma imkânının yüksek olduğu durumlarda ticari kredileri artırarak pazar payını yükseltebilme becerisini göstermek

·         Mümkün olduğunca kısa vadeli kredi kullanmamak

·         Bilançonun aktif tarafında likiditeyi artırırken, pasif tarafında vadeyi uzatmak

·         Öz sermayeyi güçlendirmek

·         Etkin risk yönetimine geçmek

·         İnovasyona önem vermek, bu dönemde yeni şeyler yapanın ayakta kalma ve büyüme şansının daha yüksek olduğu bilinci içerisinde hareket etmek

·         Kur riskine dikkat etmek, bu dönemde döviz cinsinden borçlanmamaya çalışmak

·         Yeni pazarlar bulmak

·         Eğitim ve teknik danışmanlık hizmetlerinden mümkün olduğunca feragat etmemek

Kriz denilince tüm firmaların batacağı akla gelmemeli. Bir diğer deyişle, krizde her firma batmıyor. Geçmiş deneyimlere bakıldığında iflasların % 95’inin firma içi nedenlerden özellikle yönetim hatalarından kaynaklandığı görülmektedir. Bu dönemde iyi yönetilen ve sistem olarak iyi işleyen firmaların ayakta kalma şansı daha yüksek olacaktır. Son söz olarak, Cyrsler’i geçmişte krizden çıkararak büyük ün kazanan Iacocco’nun bu konuda yöneticilere verdiği tavsiyelere göz atmakta yarar var:

·          Krizi teşhis ettiğin anda harekete geç. Yavaşlık ve sessizlik krizin saldırganlaşmasına yol açar.

·         “Aman yavaş” diyenler korkaklardır! Kriz zamanı gücün varsa sakın araziye uyma!

·         Kriz, akıllıları büyük işlere yöneltir. Herkesin sindiği ortamda tüm inisiyatifi ele geçirmeye çalış. Böylesine fırsat zor ele geçer.

·         Krizle savaşırsan kazanırsın.

·         Her konuda liderliğe soyun.

·         İki ayrıntılı planın olsun: Kısa ve orta vadeli planlar.

·         Stratejik yol haritasını çeyrek dilimlere ayır.

·         Kendini farklılıkla terbiye et!

·         Şirketinde çalışan yöneticilerin bir iddia düzeyi olsun.

·         Krizi yenme faaliyetinin adını koy.

·         Peşin hükümleri yok edecek önlemleri al.

·         Krizi asla tek bir nedene oturtup, stratejileri bunun üzerine inşa etme.

·         Her krizin bir galibi, bir de mağlubu vardır.

Bilelim ki, kriz kimisi için sorun kimisi için fırsattır. Akıllı insan da, ünlü düşünür San Tzu’nun dediği gibi, sorunları fırsata dönüştürebilendir.

Cevap bırak.