Başbakan-Basın Savaşına “Yasaklı” Bir Bakış

By Gökhan CANDOĞAN - Cum Eyl 19, 10:43 am

Demokrasi, Siyasi İktidar, Medya

Yanlış hatırlamıyorsam Turgut Özal’ın düşü/planıydı, Türkiye’de iki – buçuk medya kalması, epey uğraşılmasına rağmen o dönem gerçekleşmeyen bu rüya, yıllar sonra AKP iktidarı zamanında, belki de Özal’ın düşlerini aşan bir boyutta gerçeklik kazandı. Bugün Türkiye’de doğrudan iktidara bağlı olan iliştirilmiş medya (AKP’lilerin özgür basın olarak tanımladıkları) ki payı giderek artmaktadır, dışında Aydın Doğan’a bağlı bir medya grubu ile onun kadar olmasa da etkili Çukurova grubu ile hükümet muhalifi küçük bir basın grubu var.

AKP iktidarının bugünlere gelmesinde önemli bir payı olan Doğan Grubu ile Başbakan arasında yaşananlar, demokrasi inancı taşıyan her birey için düşündürücü, belki de dehşete sürükleyici bir hal almaktadır. Elde ettiği siyasi güce kendisi bile şaşıran, bu şaşkınlıkla oluşan sahte güvenin etkisiyle en ufak eleştiriye bile bir diktatör edasıyla karşılık veren Başbakan’ın ülkenin bir numaralı sorunu haline getirdiği siyasi iktidar-basın savaşı ülkenin ve demokrasimizin geleceği açısından son derece önemlidir.

Böylesi önemli bir konunun her yönüyle ele alınması bir zorunluluktur. Tartışmanın “günün” sınırlarını aşarak geleceğe dönük olumlu bir iz bırakabilmesi, sorunu bu noktaya getiren gelişmelerin iyi takip edilmesine, yanlış adımların tesbitiyle ders alınabilmesine bağlıdır.

Bu çerçevede değerlendirecek olursak;

·          Başbakan ile partisi güçlü bir basın organıyla, kelimenin tam anlamıyla, savaşa tutuşmuştur,

·          Başbakana göre savaşın sebebi, iktidardan ticari çıkarları için talepte bulunan basın grubunun, bu talebinin karşılanmaması sonrasında, yurt dışı kaynaklı/iktidar ile bağlantılı bir yolsuzluk olayını Türkiye’de haberleştirmesi yoluyla iktidara sataşmasıdır,

·          Bu sataşmanın karşılığında, anılan basın grubunun ticari ilişkilerine dair “gizli” bazı hususların kamuoyuna açıklanması Başbakan tarafından tehdit malzemesi yapılmıştır,

Yani, olayın özünde, siyasi iktidarın eleştiriye tahammülsüzlüğünün yattığı, basına karşı kullanılan en önemli kozun ise basın grubunun “ticari ilişkileri” olduğu görülmektedir.

Basın/Devlet Ticari İlişkilerinin Yasallaştırılması Süreci

Demokrasilerde “dördüncü güç” olarak tanımlanan medya/basının siyasi iktidarlar ile ilişkisi, teknolojik gelişmeler paralelinde yaşanan sermaye toplulaşması süreci ile daha da büyük bir önem kazanmıştır. Üstlendiği “toplumsal işlev”in büyüklüğü ile orantılı bir “sorumluluk”la yüklü olan medyanın, bu hassas dengeyi koruyabilmesinin bazı kurumsal düzenlemeleri zorunlu kıldığı kabul gören bir yaklaşımdır.

Bu anlayışla, 3984 sayılı RTÜK Yasası’nın (Radyo ve Televizyon Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun) 29.maddesinin 10.fıkrasına konulan hükümle, “belirli bir özel radyo ve televizyon kuruluşunda %10’dan fazla hissesi olanlar devletten, diğer kamu tüzelkişilerinden ve bunların doğrudan veya dolaylı olarak katıldıkları teşebbüs ve ortaklıklardan herhangi bir taahhüt işini doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kabul edemezler”, bir anlamda, devletle ticari ilişki yasağı getirilmiştir.

Bu düzenlemenin varlığı, devletlerin yeniden yapılandırılması sürecinde özelleştirme gibi önemli bir aracın kullanılmasını, şüphesiz etkilemiştir. Bir yandan basın sahiplerinin kimlik değiştirerek, bir çok alanda ticari faaliyet yürüten medya patronlarına dönüşmesi, bir yandan liberalleşme eğilimi ile kamu varlıklarının “gerçek değer” gözetilmeksizin, kaynak aktarımı anlamına gelen özelleştirme işlemleri ile –çoğunlukla- siyasi iktidar yanlısı sermaye gruplarına devri, 3984 sayılı yasadaki “yasağı” anlamlı kılmıştır.

Doğal olarak, yasak sebebiyle bir çok ihaleye giremeyen/girse de sıkıntıya düşen medya patronları, yasanın çıkmasından bir süre sonra yasak aleyhine tavır alarak, yasa maddesinin değiştirilmesi yönünde lobi faaliyetlerine başlamışlardır. Doğan medyasında yer alan pek çok köşe yazarı yasağın kalkması yönüden yazılar yazmışsa da, Oktay Ekşi, düzenlemenin kalması gerekliliğini şu sözlerle savunmuştur;

…Bu yanlıştır. Radyo, televizyon ve gazete gibi ‘kitle iletişim organı’ sahiplerinin elindeki güç o kadar büyüktür ki, kamusal yarar böyle bir yasağın sürdürülmesini gerektirir…

Anılan dönemde, TEDAŞ’a bağlı elektrik dağıtım kuruluşlarının “işletme hakkı devri” yöntemiyle özelleştirilmesi söz konusu olmuştur ve aralarında medya patronlarının da bulunduğu bir dizi yatırımcı ihaleyi kazanarak Bakanlar Kurulu kararlarıyla hizmeti yürütmekle görevlendirilmiştir. Bu şirketlerden birisi de İstanbul ili Avrupa yakasında elektrik dağıtım işini üstlenen/ihaleyi kazanan İSEDAŞ firmasıdır ki, bu firmanın ortakları arasında Doğan grubu firmalarından birisi de mevcuttur.

Bu özelleştirme işlemlerine karşı EMO ve Tes-İş sendikası tarafından açılan davalar sonucunda, Danıştay, bazı davalarda 3984 sayılı RTÜK Yasası 29.maddedeki yasağa aykırılık sebebiyle hukuka aykırılık kararı verirken bazılarında hukuka uygunluk kararı vermesi nedeniyle çelişki ortaya çıkmış ve nihayetinde konu Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu gündemine girmiştir.

Danıştay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu 10.04.2001 tarih ve 2001/1-4 sayılı kararıyla,

… 3984 sayılı Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Kanunu’nun 29 uncu maddesinin 10 uncu fıkrasında öngörülen ve Devletten, diğer kamu tüzel kişilerinden ve bunların doğrudan veya dolaylı olarak katıldığı teşebbüs ve ortaklıklardan herhangi bir taahhüt işine giren şirketleri oluşturan şirketler ve hissedarlarının özel radyo ve televizyon kuruluşundaki hisselerinin toplamının % 10′u aşması halinde de bu taahhüt işini kabulüne yasal olanak bulunmadığı anlaşılmaktadır. ..

sonucuna varılmıştır. Karar gerekçesinde yapılan değerlendirme yasağı ve amacını açıkça ortaya koymuştur;

…Yasayla getirilen, kamu ihalelerine girme, kamu kesiminden taahhüt işi alma yasağı; radyo ve televizyon kuruluşunda % 10′dan fazla hissesi olanların taahhüt işi almak yoluyla kamu kesimiyle çıkar ilişkisi kurmalarının görsel ve işitsel basının sahip olduğu etkileme gücü nedeniyle açıklık ve rekabeti olumsuz yönde etkileyebileceği, kamu yararının zedelenebileceği, basın özgürlüğünün kötüye kullanılmasına yol açabileceği şeklindeki belirlemeye dayanmaktadır. Başka bir anlatımla, 3984 sayılı Yasanın 29 uncu maddesinin 10 uncu bendindeki düzenleme, özel radyo ve televizyon kuruluşunda hissesi olanların toplumu siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel yönden sahip oldukları etkileme gücünü, basın özgürlüğünü kötüye kullanmak suretiyle, eşitlik ve rekabet ilkelerine aykırılık oluşturacak biçimde kullanılmasını önlemeyi amaçlamaktadır. Böylece basın özgürlüğü toplumun her kesiminde güven duyulan bir biçimde kullanılabilecek ve kamuoyunun özgür biçimde oluşması sağlanabilecektir. Yasa koyucu bu belirlemeden ve amaçtan hareketle, Anayasa’nın 13 üncü maddesinin verdiği yetki doğrultusunda girişim özgürlüğünü, kamu yararı amacıyla sınırlamış; açıklanan yasağı getirmiştir. …

Danıştay’ın anılan içtihadı birleştirme kararı ile medya patronlarına devletle iş yapma yasağını açıkça ortaya koymasının hemen sonrasında, güçlü basın lobisinin de etkisiyle, Türkiye Büyük Millet Meclisince 7.6.2001 gününde kabul edilen, 4676 sayılı “Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun, Basın Kanunu, Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile 3984 sayılı yasanın 29/10. bendindeki yasaklayıcı hüküm yasa metninden çıkartılır.

Anılan dönemde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’dir ve Cumhurbaşkanı anılan yasayı veto ederek TBMM’ye geri gönderir. Cumhurbaşkanı’nın geri gönderme kararı gerekçesinde,

.. d) Bir gerçek ya da tüzel kişiye ya da sermaye grubuna bir radyo-televizyon kuruluşunun tümüne ya da birden çok radyo-televizyon kuruluşuna sahip olabilme olanağının yaratılmasının yanı sıra, bu kişi ya da sermaye grubuna kamu ihalelerine girebilme ve menkul kıymetler borsalarında işlem yapabilme hakkının verilmesi, medya gücünün kullanılarak ihalelerde haksız rekabete, borsada çeşitli işlem oyunları yapılmasına neden olabilecektir.

..Ayrıca, düzenlemelerin karşıt kavramından, yayın kuruluşlarının “haklı çıkarları” destekleyici içerikte yayın yapabileceği sonucuna varılmaktadır. Konuya yayın kuruluşlarının kamu ihalelerine giren sahipleri yönünden bakıldığında, bu tür destekleyici yayınların “haklı çıkarı” savunduğu kolaylıkla öne sürülebilecektir.

Böylece, bir kamu hizmeti olan medyanın bireysel çıkarlara hizmet edecek ticarî nitelik kazanmasının önündeki tüm engeller kaldırılmıştır. Oysa, dünyada medya-serbest piyasa ilişkilerinin demokrasiler için yozlaştırıcı tehlike ve tehditlerinden söz edilmektedir. Ülkemize olduğu gibi henüz demokrasisi yeterince gelişmemiş, sağlam temellere oturmamış, özelleştirmesini tamamlayamamış ülkelerde medyanın Devlete karşı taahhüde girmemesi yaşamsal önem taşıyan bir ilke olarak görülmektedir. Devletle ticarî ilişkilere giren medya sahiplerinin, siyasal iktidar lehine yayın yaparak ya da tam tersine baskı oluşturarak kamu ihalelerini alma avantajını sağlayabileceği kuşkusu, yukarıda sözü edilen ilkenin korunmasının ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Serbest piyasa ekonomisinin en büyük özelliği rekabet ortamının yaratılmasıdır. Bir çok radyo ve televizyon kuruluşuna sahip olan kişi ya da sermaye grubuna kamu ihalelerine girebilme hakkının tanınması bu özellikle de bağdaşmamaktadır.

Görsel ve işitsel medyanın kamuoyunu etkileme gücü, dolayısıyla bu gücün kötüye kullanılması olasılığının yüksekliği, Batılı ülkelerde medya sahipliğinin diğer iş alanlarından ayrılmasına, bu ayrımı sağlayacak önlemler alınmasına neden olmuştur. Medya gücünü kötüye kullanma olasılığı kamu yararı ve kamu düzeni ile doğrudan ilgilidir. Devletin bu gücü dengeleyecek önlemleri alması, kamu yararı ve düzenini sağlamanın gereğidir.

Bu nedenle, 3984 sayılı yasanın 29 uncu maddesinin değişiklikten önceki onuncu fıkrasında yer verilen yasağın korunması gerekirken tümüyle kaldırılmış olması kamu yararı açısından çok ciddi sakıncalar doğurabilecek bir gelişme olarak değerlendirilmiştir.

denilerek yapılmak istenilen düzenlemenin demokrasi ile bağdaşmazlığı vurgulanmıştır. Bu vurguya rağmen, Cumhurbaşkanı’nın geri gönderme kararı eleştiriye tabi tutulmuştur;

.. TÜSİAD Yönetim Kurulu üyesi ve NTV eski yöneticisi Nuri Çolakoğlu, Cumhurbaşkanı’nın itiraz ettiği noktalara katılmamanın mümkün olmadığını söyledi.

Çolakoğlu, yasanın savunulacak öynleri olduğunu belirtirken, “En azından sahipsizliğe engel olup şeffaflığı getirecekti. İhale yasağı, borsada işlem yapma yasağı da kalkacaktı. Paravan şirketlerle hareket etmeyi kendisine yediremeyen Koç gibi Sabancı gibi, Eczacıbaşı gibi, Anadolu gibi Türkiye’nin en büyük 10 holdinginden 6-7′si medya sektörüne girecekti. Fakat Sayın Cumhurbaşkanı’nın getirdiği eleştiriler haklı. Bu eleştirilere söyleyecek laf yok. Para cezaları konusunda Sayın Cumhurbaşanını haksız bulmak mümkün değil” diye konuştu.(20 Haziran 2001 tarihli Yeni şafak gazetesi)

Bu değerlendirmenin pek de isabetli olmadığı, anılan yasağın kaldırılmasının üzerinden yedi yılı aşkın bir zaman geçmesine rağmen Koç, Sabancı, Eczacıbaşı, Anadolu gibi büyük grupların medya alanına girmemesiyle ortaya çıkmışsa da, eleştiriler de gözetilerek, iade edilen düzenleme olduğu gibi tekrar kabul edilmiş, 15.05.2002 tarih ve 4756 sayılı yasa olarak yürürlüğe girmiştir.

Anılan yasağın kalkmasıyla medya patronları diledikleri ihaleye girmişler, özelleştirilen kurumlara talip olmuşlar, almışlardır. Bunun sonuçları ise, ne yazık ki, zaman zaman patlak veren medya savaşları sonucunda ortaya dökülen kirli çamaşırlardır. Tarafların birbirlerini suçlayabilecek fazlasıyla işlem/belge/ihale vardır, malzeme sıkıntısı çekilmemektedir. İhale yasağının kaldırılmasıyla açılan Pandora’nın kutusu temiz bir medya kuruluşu bırakmamıştır.

Bu çarpışmalar, her zaman belirli bir siyasi destek/siyasi mücadele ile paraleldir. İktidarların iyi geçindiği medyalar, medya ile iyi geçinmeye çalışan iktidarlar olmuştur.

Nihayetinde durum Başbakan-Basın savaşına kadar gelmiştir. Eskilerin açtığı yolda ilerleyen yeni hükümet, daha da ileri giderek, muhalif basın/medya şirketlerini önce devletleştirip akabinde de yandaş sermaye gruplarına, iliştirilmiş medya faaliyetleri için devretmekte sakınca görmemiştir.

Sonuç Yerine

Gelinen noktanın demokrasi ile bağdaşırlığı bir yana, gidilen yolun ürkütücülüğü tartışmasızdır ve ne yazık ki bugün iktidarın karşısında “basın özgürlüğü” kavramına sığınarak savunma yapmaya çalışanlar bu cehenneme giden yolu bizzat açmış olmanın, taşlarının bizzat döşemiş olmanın vebaline sahiptirler.

Yukarıda belirtilen TEDAŞ elektrik dağıtım işletmelerinin özelleştirilmesi sürecine karşı hukuki mücadele yürütmiş bir avukat olarak, (o dönemde) bağlı bulunduğum İstanbul Barosu’nun “Baro Gündemi” isimli yayın organına 1999 yılında yazdığım bir makalede, bu konuyu değerlendirip, hukuksuzluğun yarattığı düş kırııklığı ile,

 

.. insanların beyninde hukuka güven kalmazsa, yüreklerinde adaletin coşkusu olmazsa, ilk önce siz gidersiniz, hukuksuzluk, bir bumerang gibi, döner gelir hukuksuzluğu yaratanı vurur, anlamazlar.

Belki bir gün anlarlar.

diyerek yazıya nokta koymuştum. Bugün,sanırım, o “belki bir gün anlarlar” günü olsa gerek. Umarım. Umarım ki anlaşılmıştır. Umarım ki doğru anlaşılmıştır.

Gökhan CANDOĞAN

 

Cevap bırak.