Sermayenin Kaybolan Sırrı
By Ramazan AKTAŞ - Paz Ağu 03, 7:43 am

Batılı ülkelerce, başarıyla işleyen tek ekonomik sistem olarak öncelenen kapitalizm, yıllar boyunca gelişmekte olan ülkelere ‘gelişmiş ülke’ olabilmenin ön şartı olarak sunulmuş ve ekonomik anlamda refahı sağlamada en etkin araç olarak tanıtılmıştır. Kalkınmanın yolunun kapitalizmden geçtiğini savunan Batılı ülkeler, piyasaların başarılı olmasının devlet müdahalesine yer verilmemesine bağlı olduğunu söyleyip, komünist ülkelerin yaşadığı ekonomik çöküntülere işaret ederek kendilerini haklı göstermeye çalışmıştır. Az gelişmiş ekonomilerin ve komünist ekonomilerin, kapitalizmi uygulamada başarısız olmasının nedeni olarak da; sermaye yaratma becerisinden yoksun olmalarını göstermişlerdir. ‘Sermayenin Sırrı’ adlı kitabın yazarı De Soto da bu fikri savunan, az gelişmiş ülkeleri kapitalizmi uygulamak konusunda başarısız bulanlar arasındadır. Kapitalizmin Batı’da zaferler kazanmasının altında yatan nedenin, ekonominin kayıt altına alınması olduğunu söyleyen De Soto, ‘Sermayenin Sırrı’ adlı kitabında, ısrarla kayıtdışı sermayenin kapitalizmin gelişmesindeki en büyük engel olduğunu ifade etmekte, gelişmekte olan ülkelerin başarılı olabillmek için mutlaka ekonomiyi kayıt altına alması gerektiğine işaret etmektedir.
Ancak, kayıt altına alınan ekonomi, kapitalizmin başarı ile uygulanmasının temel taşı ise; her mülkün, işlemin, sermayenin kayıtlı olduğu gelişmiş kapitalist ekonomilerin bugün verdiği resmin neden başarıdan uzak olduğu merak konusudur.
Bugünlerde dünya ekonomisinin bulunduğu nokta -kapitalizmin ABD’de başlayan ve İngiltere’nin ardından Avrupa’ya ve diğer dünya ülkelerine sıçrayan finansal krizin doğmasındaki payına bakılırsa- Batılı ülkelerin kapitalizm konusunda yanılgıya düştüğünü, herşeyi kayıt altına almanın sistemin başarıyla işlemesine yetmediğini, esasen finansal krizlerin kapitalizmin ayrılmaz bir parçası olduğunu göstermektedir. Devlet müdahalesi olmayan piyasaları başarılı göstermek için, artan oranlarda riskler almak, sistemi işler kılmaya devam ettirebilmek için bu riskleri sözde yaratıcı yöntemlerle kontrol altında tutmak ve ‘gerçek olmayan’ (sanal) bir ekonomik alem yaratıp kendini kandırmak konusunda gayet başarılı olan kapitalizm savunucusu Batılı ülkeler, gölgesini satamadığı ağacı kesmekten de öte, hayali ağaçların gölgesini kiraya vererek yüksek yaratıcılık örneği sergilediklerini iddia etmiştirler. Bu yüksek yaratıcılıklarının eseridir ki; ekonomik hırslarına yenilen ABD dahil birçok Avrupa ülkesi kontrol altında tutmayı başaramadıkları konut kredileri yüzünden patlak veren finansal krizden kurtulmak için, milyar dolarlık kurtarma paketleri oluşturmakta ve çaresiz kalan ekonomik birimlerin (bankalar, sigorta şirketleri, şirketler…) hızla devletleştirilmesini sağlamaya çalışmaktadır. Dün piyasa ekonomisinin temelinin özelleştirme olduğunu iddia eden Batılı ülkeler, bugün tek çare olarak devletleştirmeye sarılırken; başarısız olduklarını kabul etmek yerine açıklanan onlarca satın alma programlarının devletleştirme değil, geçici devletleştirme olduğunu iddia edebilecek kadar mantıklı düşünme yeteneğinden uzaklaşmışlardır.
Bütün bu gelişmeler göstermektedir ki; kapitalizmi başarılı kılmak için yalnızca kayıtdışı ekonomiyi kayıt altına almak yeterli değildir. De Soto’nun menkul kıymetleştirme konusunda başarılı bulduğu Batı’nın bugün içinde bulunduğu koşullar, başarı kriterlerini yeniden gözden geçirmek gerektiğine işaret etmektedir. Batı’nın maddi dünyanın sınırlarını aşan ölçüde bir menkul kıymetleştirmeye neden dur demediği/diyemediği, ideal bir öz denetimi neden sağlayamadığı, bir gayrimenkul üzerinden katlama suretiyle defalarca kredi olanağı yaratarak, çoğalan şekilde varlık-borç dengesinin bozulduğunu nasıl farketmediği, ekonomik sistemin çıkmaza girdiğini nasıl görmediği/göremediği merak konusudur. Herhalde, bütün bu yaşananlardan sonra De Soto hala az gelişmiş/gelişmekte olan ülkelere kayıtdışı ekonomiyi kontrol altına alıp menkul kıymetleştirme yaparak başarılı şekilde kapitalizmi uygulayacakları tarzında tavsiyelerde bulunmayacaktır.
Esasen, Batının bu başarısızlığının kapitalist ekonomik sistemin temel amacı olan ‘karı ençoklamak’ ile doğrudan ilişkisi olduğu açıktır. Kayıt dışılığın hakim olduğu az gelişmiş ülkelere yatırım yaparak -onların sırtına basarak- (ucuz hammadde, ucuz emek, yabancı sermayeye tanınan ayrıcalıklar, özel vergi düzenlemeleri… vb.) zenginleşmekten, az gelişmiş ülkelerin başarısızlığından yararlanarak, kendi başarısının sürekliliğini sağlamak adına az gelişmiş ekonomilerin şartlarının değişmemesini tercih etmekten, her konuda kapitalist dürtülerle hareket etmekten hiç rahatsız olmayan Batının her fırsatta desteklediği ve az gelişmiş ülkelere ilaç niyetine tavsiye ettiği, kaşıkla verip sapıyla çıkarma temelli IMF reçeteleri beraberinde az gelişmiş ülkelere yaptığı diğer tavsiyeleri ne kadar ciddiye almak gerektiği ortadadır.
Şimdilerde de ülkemizin anlaşma hazırlığı içinde olduğu IMF’nin, başta Amerika ve İngiltere olmak üzere, bütün Batılı ülkeler devlet aracılığıyla istihdamı ve harcamayı yükseltmeye, tüketim vergisini düşürmeye çalışırken neden bizden başta katma değer vergisini yükseltmek olmak üzere sıkı maliye politikasını benimsememizi şart olarak istediği merak konusudur. Bu ve benzeri önlemlerin durgunluğu daha da körükleyeceği, ekonomiyi zor duruma sokacağı açıktır. IMF bu inandırıcılıktan yoksun tavsiyeleri ile; yarattığı ekonomik krizi diğer ülkelerle paylaşmak, onlara da bulaştırmak konusunda tarihinde hiç olmadığı kadar paylaşımcı olan Batının, kendini kurtarma çabalarını desteklemek adına elinden geleni yapmış olmaktadır.
Çok değil birkaç yıl öncesine kadar kapitalizmin sırrını öğretecek diye konuşmasına avuçla para verilen, bugünlerde ‘Sermayenin Kaybolan Sırrı’ başlıklı bir kitap yazmasını beklenen De Soto’nun; ‘Sermayenin Sırrı’ adlı kitabında yer verdiği bir diğer iddiası ise, küreselleşmenin tek yönlü bir olgu olmadığı, az gelişmiş ekonomilerin başarısızlığının zengin ekonomileri eninde sonunda durgunluğa soktuğudur. De Soto, küreselleşmenin tek yönlü bir olgu olmadığını söylerken haklıdır, ne diğer ülkeler Batıdan, ne de Batı diğer ülkelerden kendisini bütünüyle soyutlayabilir, küreselleşen dünyada ekonomiler arası etkileşim gittikçe yoğunlaşmaktadır. Ancak; az gelişmiş ülkelerin kayıt dışı ekonomilerinin Batılı ülkeleri durgunluğa sokacağı konusunda haksızdır. Tam tersi olarak; Batı, az gelişmiş ülkelerin ekonomi konusundaki açıklarını/eksik uygulamalarını kendi çıkarına dönüşecek şekilde başarıyla kullanmaktadır. Eğer gerçekten diğer ülkelerin kayıt dışı ekonomileri Batıyı durgunluğa sokacak ölçüde olumsuz etkiliyor olsaydı, Batı diğer ülkelerle ekonomik anlamda ilişkilerini asgari düzeye indirir ve diğer ülkelerdeki kayıt dışı ekonominin nimetlerinden faydalanmayı seçmezdi. Ancak pek tabii ki, bu Batının ruhuna (kapitalizmin ruhuna) ters düşerdi, çünkü Batının asıl istediği az gelişmiş ekonomilerin kayıt dışından faydalanmak, o ülkeleri kapitalizmi uygulamak konusunda ‘başarısız’ ilan edip, aslında başarılı olmalarını istiyormuş gibi davranıp sözde şifa reçeteleri ile onları sömürmek olduğundan Batı az gelişmiş ekonomilerdeki kayıt dışılıktan memnun olmaktadır, çünkü bu kayıt dışılık küreselleşen dünyada kendi başarısının sürekliliğini sağlamada kullandığı araçlardandır. Dolayısıyla, Batı az gelişmiş ülkelerden şikayetçi olmak bir yana, teşekkür etmelidir. Eğer, az gelişmiş ekonomilerin tümü De Soto’nun kriterlerine göre kapitalizmi başarıyla uygulamış olsalardı, dünyadaki ekonomik düzen farklı özellikte olurdu ve aslında o durumda Batı durgunluğa girerdi.
Batı, kendisini ‘izleyenler’ ile arayı daha da açmak hayaliyle kapitalist dürtülerine yenilmeseydi -motoru boğulan bir arabanın çıkardığı dumanların görmezden gelinmesi gibi- mimarı olduğu finansal krizin ön belirtilerini görebilirdi.
Evrende her daim, her konuda bir izleyen ve bir izlenenin olduğu, eş zamanlı eşitliğin olmadığı tartışma götürmez bir gerçektir. Farklı coğrafyaların günü ve geceyi sırayla yaşaması gibi, dünyada bir ekonomik sistem başarılı iken, diğer ekonomik sistem başarısız olmakta, böylece ‘farklılık’ dengeli bir bütünselliği yakalamaya yardımcı olmaktadır. Eğer Batı bunun farkında olsaydı, sosyalizmin çöküşünü sevinçle kutlamaz ve kuvvetle muhtemel bugün bu noktada olmazdı. Aslında Batı bütün aç gözlülüğüne rağmen yine de kaynağı olduğu finansal krizden kurtulmayı, az gelişmiş/gelişmekte olan ülkelerle işbirliği yaparak başarabilir. Bu ülkelerle ekonomik anlamda daha adil paylaşıma dayalı ilişkiler kurup, ‘bağımsızlığından’ belirli ölçüde feragat edip, dünyadaki büyük-küçük bütün ekonomik aktörlerle orta yolda buluşmak konusunda ılımlı olmalıdır. Çünkü izleyen dönemlerdeki gelişmiş ülkelerin (bugünün gelişmekte olan ülkeleri) sahip olacağı ekonomik güç, Batının kendini ‘başarılı’ saydığı durumun çok ötesinde olacaktır. Bu sebeple, bütün ülkelerin sahip oldukları kaynakları işbirliği yaparak kullanması, orta yolun bulunması ve etkin bir karma bir sistem oluşturulması gerekmektedir.
Prof. Dr. Ramazan AKTAŞ ve Çağnur Handan KURTULUŞ



