Türk Ekonomisinin ve Sanayiinin 1980’den Sonraki Dönüşümü

By Ramazan AKTAŞ - Sal Tem 08, 6:49 am

Seksenlerin başına kadar ülke ekonomisinin girdiği krizlerin büyük ölçüde ‘döviz darlığı’ ile ilişkilendirilmesi, Türk firmalarının ihracata yönlendirilmeleriyle bu tür darboğazların kalıcı biçimde ortadan kaldırılabileceği inancını yerleştirmiştir. Bu yaklaşım sebebiyle 24 Ocak 1980 Kararlarından önceki dönemde dışa kapalı ithal ikameci yapının hâkim olduğu Türk ekonomisinde; bu tarihten sonra ‘ihracata dayalı büyüme’ olarak adlandırılan, özellikle dış ticaretin serbestleştirildiği ve teşvik edildiği bir devre yaşanmıştır. Dolayısıyla, başlangıçta devletin uygulamaya soktuğu çeşitli türde teşvik tedbirlerinin de katkısıyla firmaların ihracat performansları çarpıcı ölçüde iyileşmiş; Türkiye’nin 1980 yılı sonunda 3 milyar 910 milyon dolar olan toplam ihracatı 2004 sonunda on altı kat artarak 62 milyar 774 milyon dolara erişmiştir. Ayrıca, Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu 1989 yılında alınan 32 Sayılı Karar ile değiştirilmiş ve Türkiye ile dışı arasındaki sermaye hareketlerini kısıtlayan düzenlemeler yürürlükten kaldırılmıştır. Bunun yanı sıra, Avrupa Birliği ile imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması 1996 yılının başında uygulamaya sokulmuş; böylelikle Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisiyle bütünleşme süreci büyük ölçüde tamamlanmıştır.

Sözü edilen ekonomik yapı dönüşümünün Türk firmalarının faaliyetleri ve rekabet güçleri üzerinde büyük ve kalıcı etkiler yaratması kaçınılmazdır. Seksenli yıllardan önce, esasen iç pazar için ve koruma duvarları ardında yüksek kâr oranlarıyla çalışan Türk firmaları; yirmi yıla sığan görece kısa sayılabilecek bir süreç içerisinde, ulusal pazarın dışa entegrasyonu sonucunda yeni rekabet stratejleri oluşturmak zorunda kalmışlardır. Özellikle Gümrük Birliği’ne girildiği 1996’dan sonra yerli firmalar için ‘iç pazar – dış pazar ayrımı’ bile anlamını yitirmiştir. Bu, iç ve dış pazarlardaki rekabet koşullarının benzeşmesi anlamına gelmektedir. Böylelikle firmalar – normalde – dış pazarlarda rekabet ettikleri yabancı ülke firmalarıyla, kendi iç pazarlarında da rekabet etmek zorunda kalmışlardır. Öte yandan Türk firmalarının 1980’i izleyen on beş yıl zarfında ihracat yoluyla dış pazarlara yönelmeleri, bu tecrübeyi edinmiş olan firmaların yeni rekabet koşullarına daha hızlı uyum sağlayabilmelerini mümkün kılmıştır.

Özellikle tekstil, hazır giyim, kahverengi ve beyaz eşya sektörlerindeki dışa açılma süreci genellikle Türk firmalarının dünya çapında örgütlenmiş değer üretim zincirlerine eklemlendikleri gerçeğini belirginleştirmektedir. Bu dönemde, örneğin tekstil ve hazır giyim sektörlerindeki irili ufaklı pek çok Türk firmasının, dünyanın önde gelen firmalarına fason üretim üretim yaptıkları görülmektedir. Aynı durum – örneğin – kahverengi ve beyaz eşya üreten Türk elektronik firmaları için de geçerlidir. Söz konusu yerli firmalar, tedarikçisi oldukları yabancı firmalar için imalât / fiziksel üretim yaptıkları ve nihaî toplam katma değerden aldıkları payın görece düşük olduğu aşamalarda, öncelikle üretim standartları / yüksek kalitede üretim yapabilmenin gerekleri konusunda tecrübe kazanmışlardır. Bunun yanı sıra bu firmalar, alıcı konumundaki yabancı firmalardan bu firmaların dünya ölçeğinde oluşturdukları üretim ve pazarlama–dağıtım şebekelerinin işleyişi hakkında da bilgi edinmişlerdir. Bu hususlarda en üst düzeyde ilerleme kaydedebilen firmalar, alıcı yabancı firmalar ile ilişkileri bakımından ‘nihaî / komple ürün üretebilir’ (OEM – original equipment manufacturing, full-package manufacturing) firmalar konumuna gelmişlerdir. Bu hayli üst aşamada bile karşı karşıya kalınan gerçek, nihaî toplam katma değerden alınan payın görece düşük kaldığı ve en büyük payın, alıcı konumundaki ve fiziksel üretimden daha başka faaliyetleri yürütebilme becerisine sahip firmalar tarafından elde edildiği gerçeğidir. Bir başka ifade ile herhangi bir ürün ele alındığında, o ürünün uluslararası değer zincirini kimin kontrol ettiğine bağlı olarak; kontrol gücüne uzak alt aşamalarda faaliyette bulunan firmalar esasen, kontrol gücüne sahip üst aşamalardaki – yabancı – firmalara değer transfer etmektedirler. Türk ekonomisinde yaşanan dönüşümün yarattığı yeni koşullar, yerli firmaları son on yılda burada sözü edilen konuları algılamaya ve buna uygun stratejiler geliştirmeye zorlamaktadır (Schmitz, Knorringa, 2000).

Bu çalışmada marka konusuyla ilişkilendirilecek söz konusu stratejilerin değerlendirilebilmesi bakımından, öncelikle ‘küresel değer zinciri’ ve ‘marka’ kavramlarının üzerinde durulması gereklidir.

Prof. Dr. Ramazan AKTAŞ, Emin Akçaoğlu

Cevap bırak.