DOĞUM ÖNCESİNDE RUHSAL GELİŞİM
By Ahmet V. TÜRKER - Per May 01, 4:38 pm

Bireylerde kişilik gelişimini incelemeye başladığımızda, genelde ilk akla gelen soru, anne – babanın çocuğun kişiliğine etkisinin en erken ne şekilde ve ne zaman başladığı olmaktadır. Bu soruya verilecek herhalde en ilginç cevap, bireylerin daha sonrasında onlardan çocuk sahibi de olacakları eşlerini seçimi olacaktır.
Bireylerin eş seçimi, öncelikle ileride sahip olacakları çocukların genetik alt yapısının oluşturulmasında, seçtikleri eşlerin getireceği kalıtsal özellikler ile, diğer yandan da eşlerin birbirleriyle olan uyum yada uyumsuzlukları, kültürel, sosyal ve zihinsel farklılıkları yada benzerlikleri nedeniyle oluşturacakları eğitim ve çevresel faktörler nedeniyle büyük önem taşır.
Ruhsal gelişimin iki önemli öğesi olduğunu unutmamız gerekir. Bunlardan biri genetik alt yapı iken, diğeri de; anne ve aile ile başlayarak zamanla genişleyen çevresel faktörlerdir. Bu iki önemli belirleyici, birbirinden bağımsız ve etkisiz düşünülemez. Birinde oluşacak olan değişim diğerini etkileyerek, zincirleme bir reaksiyon ortaya çıkaracaktır.
Bireyin oluşmasında ilk adım, annenin yumurta hücresinin, babadan gelen sperm hücresi ile döllenerek, ilk hücre olan zigot oluşumudur. Zigot bir nevi, uzun süren bir gelişim süreci sonunda meydana gelecek bireyin genetik tüm alt yapı ve özelliklerinin bulunduğu ilk halidir. Anne ve babadan gelen 23 er kromozon ile toplam 46 kromozon yapısına sahip bu ilk hücre, DNA lar üzerinde şifrelenmiş bir milyonun üzerinde özelliği barındırmaktadır. Bu özellikler, anne ve babadan gelen genetik özelliklerin kombinasyonu ile oluştuğundan, iki bireyin genetik olarak aynı olabilmesi de mümkün olamamaktadır. Hatta tek yumurta ikizlerinde bile, genetik farklılar bulunmaktadır. Ancak burada baskın ve çekinik özellikler, bireyin fiziksel ve zihinsel benzerliklerinin oluşmasında önemli bir rol oynamaktadır.
Bir milyonun üzerindeki bu genetik özelliklerde doğacak bireyin; cinsiyet, saç, göz, boy, renk, kilo, gibi fiziki özellikleri yanında; zeka ve yetenekler gibi zihinsel potansiyelleri de bulunmaktadır. Burada önemle vurgulanması gereken; şifrelenmiş bu özellikler bir sabit değer olarak değil, genelde bir sınır olarak belirlenmiş olup, çevresel etkenlerin yapıcı ve bozucu etkileri ile bu düzeylerin alt ve üst sınırları arasında yerini alacaktır. Örneğin; zeka genetik bir özellik olarak 100 – 130 değerleri arasında şifrelendi ise, uygun ve pozitif çevresel koşullarda 130 olabileceği gibi, bozucu ve olumsuz ortamlarda 100 değerinde de kalabilir. Benzer değerlendirmeler tabi ki diğer genetik özelliklerin birçoğu için geçerlidir. Ayrıca bazı psikolojik rahatsızlıkların genetik geçişli olabileceği artık bilinmektedir. Ağır bozukluklar olarak bildiğimiz şizofreni gibi psikotik rahatsızlıkların, zeka geriliklerinin, anne ve baba ile yakın akrabalardan genetik olarak geçebileceği bilinmektedir. Son dönemde yapılan çalışmalar; depresyon ve anksiyete bozuklukları olan anne – babaların çocuklarında, yine aynı tür sorunların 3 – 5 kat daha fazla görüldüğü bildirilmektedir.
Genetik özelliklerin ruh sağlığı ve kişilik gelişimine olan bu direk etkileri yanında, dolaylı etkileri de büyük önem taşır. Örneğin; ailede cinsiyete verilen önem, çocuğun öğrenme şartlarını değiştirecektir. Daha çekici ve güzel bir fiziki görünüş, çocuğa olan ilgi ve alakayı arttırarak, öz güvenin daha pozitif gelişimine katkı sağlayabilecektir. Diğer yandan dil yeteneği daha kuvvetli olan çocukların, iletişim becerileri daha pozitif gelişebileceğinden, uyum sorunları daha az ve sosyal ilişkileri daha güçlü olabilecektir.
Genetik prototip olan zigot, sürekli bölünerek gelişmekte ve 7 gün sonunda embriyo aşamasına ve 8 hafta sonunda da; tümüyle insan şekline dönüşmüş olan fetüs aşamasına gelmiş olur. Geri kalan hamilelik sürecinde ise, fiziksel gelişim tamamlanmaya ve doğumunda yaşaması için gerekli tüm organik alt yapı hazırlanmaya devam edecektir. Annenin bu dönemde beslenmesine dikkat etmesi, özellikle ateşli hastalıklara yakalanmamış olması, bilinçsiz ilaç kullanımı, içki, sigara, alkol ve uyuşturucu maddelerden uzak durması; bebeğin fiziki gelişiminin sağlıklı sürdürülebilmesi ve oluşabilecek zeka gerilikleri, kromozon bozulmaları, organ gelişiminin aksaması gibi sorunların önlenmesinde önemli bir yer tutacaktır.
Özellikle dördüncü haftadan sonra işlemeye başlayan kalp, canlılığın ilk belirtisi olduğu gibi, anne ile plesenta içinde de dolaylı bir iletişim kurulmasını ve etkileşimi sağlamaktadır. Hamilelik dönemi, kişilik gelişimi ve ruh sağlığını etkileyen ikinci önemli faktör olan çevresel faktörlerin ilki sayılabilir. Bu dönemde özellikle anne, bebeğin fiziksel gelişimi üzerinde direk bir etkiye; beslenme ve fiziki koşullar yoluyla sahip olduğu gibi, plesenta içindeki kordon yoluyla beslediği canlıyı, sahip olduğu tüm duygu, his ve heyecanlarıyla etkilemektedir. Yapılan araştırmalar, hamilelik sürecinde aşırı strese maruz kalan annelerin çocuklarının, huysuz ve sık ağlayan bebek olduklarını, yetişkinlik döneminde de kaygı düzeyi yüksek bireyler olarak gözlendiklerini ortaya koymaktadır. Bu nedenle dengeli ve huzurlu bir hamilelik de, gelecekteki sağlıklı ruh sağlığı açısından büyük önem taşımaktadır.
Hamilelikle beraber başlayan çevresel faktörlerin etkisi, doğum ile beraber daha da yoğunlaşarak artmaktadır. Annenin ruhsal gelişim açısından tek belirleyici olduğu ilk bebeklik sürecinde, daha sonra ailenin diğer üyeleri ve oyun çağı ile beraber diğer çocuklar ve aileleri, sonrasında da eğitim kurumları ve diğer sosyal sistemler etkinlik göstermektedir. Genetik olarak öğrenme potansiyeli ile dünyaya gelen bebek, ilk doğduğunda üç ana refleks dışında başka bir şeye sahip değilken, yetişkin bir birey olarak karmaşık sorunlarla baş edebilen, problem çözen, üreten ve uyum sağlayan, etkinliği ile kendini ve çevresini değiştirebilen bir varlık haline gelmektedir. Bu gelişim süreci elbette, doğum ile beraber dünyaya getirdiği potansiyelin, uygun çevresel koşullarda şekillendirilmesi ile gerçekleşmektedir.



