Depresyon Türleri ve Tedavi Yaklaşımları
By Ahmet V. TÜRKER - Çar Nis 30, 3:33 am

İkincil Hastalık Olarak Depresyon
Depresyon nedenlerinin çok çeşitli olduğunu söylemiştik. Bedensel değişimler ve yaşantılarımız birbiriyle iç içedir. Bazı hastalarda psikolojik yaşantılar yada yaralanmalar depresyonun belirleyicisi olarak bulunmasına rağmen, diğer bazılarında ise öncelikle bedensel değişimler meydana gelmekte ve buna karşı depresif davranış oluşturulmakta ve daha sonra da bedensel değişimler arttırılmaktadır.
Açık bir şekilde bedensel değişimler sonucunda ortaya çıkan bu tür depresyona örnek olarak, birçok hastalık çeşidi örnek verilebilir:
- Birçok iltihaplı hastalıklar (Örneğin çoklu Skleroz ve kronik romatizma ) genellikle depresyon ile devam eder.
- Tiroid bezi hastalığı ve diğer hormonal kaynaklı beze bozuklukları depresyona yol açabilir.
- Parkinson hastalığının erken döneminde, depresyon belirgin ön tablo olarak ortaya çıkabilir.
- Doğum kontrol hapları gibi bazı ilaçlar da, depresyonun ortaya çıkmasına neden olabilir.
Bunların dışında birçok bedensel temel hastalık veya bunlarla beraber ortaya çıkabilecek değişimler depresyona yol açabilecek nedenler içinde yer alır. Bazı durumlarda da depresyon temel fiziki hastalıkların habercisi olarak da bulunabilmektedir. Bu nedenle her yeni depresif tablo bir uzman tarafından değerlendirilerek, beraberinde veya sonucunda bir fiziki hastalığın olup olmadığı belirlenmelidir. Bu durumlarda temeldeki fizyolojik kökenli hastalığın tedavisi, depresyonu da ortadan kaldıracaktır.
Tekrarlayan Depresyon
Tam olarak tedavi edilmemiş depresif hastalarda depresyon tablosu bir müddet sonra tekrar ortaya çıkabilmektedir. İki depresif safha arasında on yıllar olabileceği gibi, nadir durumlarda birkaç hafta da bulunabilmektedir. Ortalama olarak, tekrarlayan depresyon tablosu olan hastalarda depresif safhalar arasında beş yıl bulunduğu ortaya konulmuştur.
İstatistikî olarak ağır depresyon geçirmiş kişilerin %50 – 60’ının ikinci bir depresyon geçirme olasılığı vardır. İki kez ağır depresyon geçirenlerin üçüncü kez %70, üç kez geçirenlerin ise dördüncü kez geçirme olasılığı %90 olarak bulunmuştur.
Çocukluğun kritik dönemlerinde meydana gelmiş yaralayıcı bir kayıp yaşantısı (örneğin; annenin ölümü, ağır hastalıklar, hayat statüsündeki ani değişimler, vb) çocukta ilk depresyonu oluşturur. Zamanla depresif tablo düzelmesine rağmen, sinir sisteminde arkasında bir iz bırakır.
Yetişkinlik döneminde tekrar yaşanan bir kayıp yaşantısı (eşin ölümü veya yakınlarının ağır hastalığı gibi) daha önceden iyileşen depresyonun yeniden ortaya çıkmasına neden olabilmektedir.
Firmada bir yükselme ve ilerleme kaydedişi hastada kendini aşma duygusunu uyandırarak, rahatsızlığa ve başaramama duygularına neden olabilir ki, sonucunda tekrar depresyon yaşanabilir.
Bir başka depresif atak, bir taşınma sonrası ortaya çıkabilir. Daha sonraki depresif tabloların oluşmasında artık bir nedene ihtiyaç duyulmamaktadır.
Depresyon daha sık oluşmaya başladıkça, depresyona neden olabilecek faktörler ve olaylar daha az görünür olmaktadır. Sinir sistemi araştırmalarından ortaya çıkan sonuçlara göre; daha fazla sayıda depresif tablo yaşanması, bu tabloların ortaya çıkışında sinir sisteminin her defasında daha az uyarıcıya gereksinim duymasını gerektirmektedir. Yani sinir sistemi depresif uyarıcılara karşı tolerasyon geliştirerek, daha hassas hale gelmekte ve tepkiyi daha kolay bir şekilde vermektedir. Aşırı bazı durumlarda ise, neredeyse depresyona neden olabilecek herhangi bir neden görülememektedir.
Eğer bu görüşü doğru ve gerçekçi kabul edecek olursak, bu durumda depresyona karşı aşırı duyarlılığı önlemek için ortaya çıkan depresyonla mücadele ederek ortadan tamamen kaldırmak daha büyük bir önem kazanmaktadır.
Depresyonun Sıklığı
Depresyon, endüstrileşmiş ülkelerde en sık görülen hastalıkların arasındadır. Örneğin Almanya’da her 100 kişiden 13’ü hayatında en az bir defa tedavi edilmesi zorunlu ağır bir depresyon yaşamaktadır. Kadınlar depresyonu erkeklere göre en az 2 kat daha fazla yaşamaktadır. Farklı araştırma sonuçlarına göre depresyonun yaşam boyu oluşma olasılığı kadınlarda % 10 ila %25, erkeklerde ise %5 ila %12 arasında değişmektedir.
Uzmana Başvuru
Fiziki muayene yapılmadan önce, hasta ile detaylı bir görüşme yapılması gerekmektedir. Örneğin uzman öncelikle tıbbi ve sosyal özgeçmişini araştırarak bilgi edinir ve şimdiki hastalığın şekli ve gidişatını öğrenir.
Birçok durumda, hastanın bir yakının uzmana bilgi vermesi büyük kolaylık sağlar. Bunun ön şartı, hastanın bu konuda hemfikir olmasıdır. Bazı hastalar, yakınlarının görüşmesi sırasında orada bulunmak isterken, bazıları farklı zamanlarda gelmeyi tercih edebilmektedir. Bu konuda hasta ve yakının uzmana gelmeden önce fikir birliğine varması gerekir.
Bazı ilaçların depresyona yol açabileceğinden dolayı, depresyon hastası doktora gelirken daha önce kullandığı veya halen kullanmakta olduğu ilaçları da beraberinde getirmesi gerekir. Özellikle ilaç kullanıma veya organik nedenlere bağlı olduğu düşünülen depresyonlarda, uzman kişi; genel bir fiziki muayene dışında, kan tahlili, EEG (Elektroensefolografi) ve bazı durumlarda da Tomografi veya EKG (Elektrokardiyografi) isteyebilecektir.
Ne tür bir muayene ve araştırmanın yapılacağına; hastanın hikâyesi ve belki de daha önceki doktorlar tarafından daha önce yapılmış olan araştırma bulgularının sonuçlarına göre karar verilir.
Bu tür araştırma ve muayenelerin yapılmasının amacı, depresyona yol açabilecek organik bir hastalığın veya ilaç kullanımının yol açıp açmadığının tespit edilmesidir.
Tedavi Yaklaşımları
Depresyonun iki önemli tedavi şekli vardır. Bunlar;
- İlaç tedavisi
- Psikoterapi
Olarak sıralanabilir. Her iki tedavi şeklinde de son yıllarda büyük ilerlemeler sağlanmıştır. Hastanın depresyon hikâyesine, şekline ve ağırlık derecesine göre günümüzde bu iki tedavi şeklinin kombinasyonu en ideal yol olarak uygulanmaktadır.
Basit ve orta düzey depresyondan anlaşılması gereken; kişinin günlük görev ve sorumluluklarını (ev ve iş) az çok çaba ve gerginlik içinde, olması gerekene yakın bir düzeyde yerine getirebileceği duygu halidir. Bu tip durumlarda özellikle bitkisel antidepresanlar (Batı Avrupa’da) ve sıklıkla psikoterapiler daha sıklıkla kullanılabilir.
Genelde bitkisel antidepresanlardan, biyokimyasal olanlarına göre elde edilen etki daha az güçlüdür. Ancak hafiften orta dereceye kadar olan depresif durumlarda bu tür yan etkisi olmayan doğal kaynaklardan da yararlanılabileceği, yine uzman kontrolünde tedavinin sürdürülmesi gerektiği bilinmelidir. Depresif tabloda meydana gelebilecek değişikliklere veya kullanılan bitkisel tedavinin etkinliğine göre uzman gözetiminde gerektiğinde diğer tür ilaçlara geçilebilecektir.
Ağır depresyon durumlarında, etkinliği ispatlanmış olan türdeki ilaçların kullanılması zorunludur.
Depresyonun türüne göre; hafiften orta dereceye kadar olanlarında ilaç tedavisi veya psikoterapi seçeneklerinden sadece biri de kullanılabilir. Orta Düzeyden ağır düzeye kadar olan depresyon durumlarında, kişi günlük görev ve sorumluluklarını yerine getirebilecek durumda değildir. Bu tip durumlarda ilaç tedavisinin başlanması, beraberinde de psikoterapi desteği verilmesi en uygun olan tedavi yaklaşımıdır.
İlaç tedavisi, antidepresan denilen ilaçların alınması olarak anlaşılır. İlaçların tam olarak etkinlik gösterebilmesi için belirli bir süre geçmesi gerekmektedir. Bu tür ilaçlarda etkinliğin değerlendirilebilmesi için en az 2 haftalık bir süre ilacın düzenli olarak kullanılması gerekmektedir. Birkaç günlük ilaç kullanımından sonra; iyi gelmediğini düşünerek hayal kırıklığına uğramamak gerekir. Çünkü ilaçlar biyokimyasal düzenekte etkinlik sağlamamış, duygulanımda düzelme meydana gelmemiştir.
Antidepresan ilaçlar kendi aralarında; etkinlik mekanizmaları ve etkin maddelerinin farklı olması nedeniyle ayrıma tabi tutulurlar. Örnek olarak; sinirlerin kontak noktalarında görev yapan farlı iletim maddelerinin (serotonin, dopamin, norepinefrin) birine veya birkaçına etki edebilmesi, etkinlik dereceleri ve miktarı, etkinlik yönü, ortaya çıkardığı yan etkileri verilebilir. İlaçların bu farklı etkinlik düzeneği, her hastada aynı şekilde ortaya çıkmaz. Aynı ilaç bazı hastalarda iyileşme sağlayabilirken, diğerlerinde aynı olumlu etki görülemeyebilir. Dolayısıyla farklı hastalar için farklı antidepresan ilaçların kullanılması gerekebilir. Günümüz koşullarında elimizde, farklı hasta grupları için kesinliği garantilenmiş farklı ilaç grupları bulunmamaktadır. Bu nedenle etkinlik sağlayamayan ilaçlar birkaç haftalık deneme sonrası değiştirilerek, aynı hastada ikinci farklı bir ilaç kullanılabilir. Bu tür uygulama antidepresan ilaç grubu için normaldir ve günlük uygulamalar da bu şekilde yürütülmektedir.
Antidepresan kullanımı, hastalarda istenmeyen rahatsız edici bedensel yan etkiler ortaya çıkarmasına rağmen, bu yan etkiler genellikle tehlikesizdir. En sık görülen yan etkiler arasında; ağız kuruluğu, fenalık hissi, titreme ve ürperme, sersemlik, yorgunluk hissi ve uyku bozuklukları vardır. Bu yan etkiler hastalarda katlanılamayacak düzeye gelir ve ilaç tedavisini bırakma eğilimi oluşturursa, muhakkak uzmanı ile tekrar görüşmesi ve şikâyetlerini bildirmesi gerekir. Kişilerin ilaçları gösterdiği duyarlılık düzeyleri farklı olduğundan, ilaç değişimi veya dozunun azaltılması, yan etkilerin azalmasını sağlayabilir. Ayrıca bütün antidepresanlarda az veya çok yaşanan bu yan etkilere karşı, ilaç grubuna bağlı olarak genellikle 3 ila 10 gün arasında tolerans gelişerek, yan etkiler büyük oranda azalacak ve hastalar daha az rahatsızlık duyacaktır.
Bazı hastalar antidepresanların bağımlılık yapacağından çekinirler. Bu yanlış anlayış; antidepresan denilen ilaç grubunun psikolojik ilaç grubu içinde bulunması ve psikolojik fonksiyonlar üzerinde etkinliğinin olmasından kaynaklanmaktadır. Psikolojik ilaç grubu içinde yer alan Trankilizan ve Benzodiyazepin türü ilaçların (Xanax, Valium, Diazem, vb.) uzun süreli kullanımı (6 haftadan daha fazla) sonucunda kişilerde bu ilaçlara karşı bağımlılık oluşma tehlikesi mevcuttur.
Psikoterapi ile tedavi yaklaşımı, bu konuda eğitim almış ve deneyimli uzmanlar tarafından yürütülmelidir. Psikoterapi, hastanın tedaviye aktif olarak katılımını gerektirmektedir. Ağır depresyon durumlarda bu mümkün olamayabilir. Bu durumlarda öncelikle ilaç tedavisi ile ilerleme sağlanarak, hastanın aktif katılım yapabileceği düzey sağlandıktan sonra psikoterapi ile tedavisinin sürdürülmesi uygundur.
Birbirinden oldukça farklı psikoterapötik yaklaşımlar mevcuttur. Hangi metodun hangi hastaya uygun olacağına karar vermek oldukça zordur. Ancak her psikoterapi metodunun kendine mahsus özelliklerinin yanında, hasta ve terapistin birbirlerine uyumu ve iletişimi de büyük rol oynamaktadır.
Psikanalitik terapi metodu; çocuklukta yaşanmış kayıp yaşantıları ile, duygusal engellenmeler ve yaralayıcı deneyimlerin tekrar yaşanmasını ve bilinçli hale gelmesini sağlayarak, hastanın bakışını ve ele alışını değiştirmeyi hedef alır.
Davranışçı yaklaşım ise; mümkün olabilecek ve görünen stres faktörlerini ortadan kaldırarak yada azaltarak, depresif davranış biçimini hastaya gösterip, bunun değiştirilmesini amaçlamaktadır. Davranışçı terapi yoluyla geliştirilen kognitif (bilişsel) terapi, özellikle depresyon için özel bir tedavi yaklaşımı geliştirerek, düşünce kalıpları ve şekli üzerinde çalışmaktadır.
Kişiler arası terapi yaklaşımı ise; depresyonun nedenleri veya depresyonu ortaya çıkaran faktörler üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu nedenler; kişiler arası çatışmalar (eşler arası, sosyal ilişkilerde, iş ortamında, vb.), rol çatışmaları (çalışan annenin çocuklarına karşı geliştirdiği suçluluk duygusu), yas, insanlar arasındaki farklılıklar (kendini ifade edebilme eksikliği, iletişim bozuklukları, vb.) ve rol değişimleri (emekliliğe geçiş, menapoz, vb.) olarak sayılabilir.
Tekrarlayan Depresyonda Tedavi Yaklaşımı
Ağır bir depresyon, hastanın kendisi ve yakınları için hayatlarında ciddi bir problem ve yük oluşturur. Eğer bir de depresyon tekrarlayıcı bir özellik gösteriyorsa, bu yük ve problem daha ağırdır. Bu durumlarda; antidepresan ilaçlar da bazen yetersiz kalabilmekte, ek ilaçlarla (Lityum) tedavi desteklenerek, depresif tablonun tekrar ortaya çıkışı engellenebilmekte yada daha hafif düzeyde seyretmesi sağlanmaktadır. Kullanılabilecek bu ek ilaçların da bağımlılık oluşturucu yönü yoktur. Bazı ağır durumlarda bu tür ilaçların uzun yıllar boyunca, bazen de ömür boyu kullanılması gerekebilir.
Düzenli olarak günlük ilaç almak ve belirli aralıklarla kontrole gitmek, gerçekten de kabul edilmesi zor bir durumdur. Özellikle de ilaç kullanımı uzun yıllar aldığında veya ömür boyu kullanılması gerektiğinde, kabul edilebilirliliği daha da zorlaşmaktadır. Çünkü ilaç kullanımı, getirdiği yan etkileri, hasta olduğunun sürekli hatırlanması ve tam iyileşmenin belki de hiç gerçekleşmeyeceği ve bunların getirdiği sosyal iticilik gibi diğer psikososyal olumsuzlukları da beraberinde getirmektedir. Ancak sonuç itibariyle bu tür bir koruyucu tedaviye karar verecek olan uzman değil, hastanın kendisidir. Dolayısıyla kendisine ve hastalığına ilişkin sorumluluğu da üstlenmek zorundadır.
Uzman kişi bu durumun farkındadır. Bu nedenle hastalığın gidişatı ve tedavisine ilişkin önemli koruyucu önerileri hastaya iletir; örneğin, bugün geçirdiği depresyonun beş yıl içinde iki kez yenileyici safhasının olabileceğini hastaya söyler.
Birkaç depresyon tekrarından sonra, koruyucu tedaviye alınan kişinin hayatı, normal şartlar altında yeniden planlanabilir, yaşanabilir ve hastalık safhalarından arındırılmış olur. Bütün koruyucu tedaviye rağmen optimal dengeye ve sağlığa ulaşılamamışsa, zaman zaman hafif düzeyde depresyon tekrar geliyorsa, bu durumda kişinin bu koşullarda yaşamını sürdürmesi zorunludur. Çünkü ağır depresyon durumlarında, işinden ve ailesinden uzun dönemli kopuşlar ve günlük hayatı sürdürememe haline göre, hafif depresyon tablosu daha yaşanılabilir ve katlanılabilir bir tablo sergilemektedir.
Son Söz
Etkili ve başarılı bir depresyon tedavisi için, uzmanın ve hastanın planlanan tedavinin olumlu ve riskli taraflarını anlayabilecekleri ortak bir dil oluşturması zorunludur. Böyle bir anlayış çerçevesinde uzman; hastanın birçok sorusunu cevaplamak, hastalık ve tedavisi ile ilgili bir yığın bilgiyi hasta ve yakınlarına vermek durumundadır. Doğal olarak özellikle depresyon tedavisi; uzun ve zahmetli bir süreci beraberinde getirmekte, hasta ve yakınlarının dışında uzman olan kişinin de yeterli zaman ve çaba harcamasını gerektirmektedir.
Depresyon tedavisinde, diğer hastalıklarda olduğundan daha fazla, hasta ve yakınları ile uzman arasındaki güven ilişkisi son derece önemlidir. Uzman yeterli güven sağlayamadığı veya hasta ve yakınları bu güveni alamadığı taktirde, tedavinin amacına ulaşması oldukça zordur. Bunda; hasta ve yakınlarının farklı uzmanlara müracaatı ve sonucunda farklı tedavi planlarının oluşması, bu süre zarfında zamanında ve yeterli müdahalenin yapılamaması, hastalığın seyrinin ağırlaşması gibi nedenler rol oynamaktadır. Bu nedenle, uygun bir araştırma ve inceleme ile uzman seçilmeli, tedavi süresince de uzman değiştirilmemeye dikkat edilmelidir.



