Cari Açık ve Reel Sektörde Şirket Avına Çıkan Yabancılar
By Ramazan AKTAŞ - Pts Nis 28, 5:32 am

Ülkemizin şu anda en önemli sorunu hiç şüphesiz işsizlik sorunudur. İşsizliği çözmenin yolu da ekonomik büyümeden geçmektedir. En az ortalama yıllık yüzde 7 oranındaki bir büyüme oranıyla hem işsizliği çözebilir hem de AB’ye katılım için gerekli gelişmişlik düzeyine erişebiliriz. 2002’den başlayıp 2006 sonuna kadar devam eden yüzde 7 civarındaki büyüme performansına, maalesef 2007 için ulaşılamayacağı istatistiklerde görülmektedir. 2007 yılında Türkiye ekonomisinin yaklaşık yüzde 4 büyüdüğü anlaşılmaktadır. Peki ne oldu da büyüme oranı düştü?
Bilindiği gibi, ekonomik büyümenin en önemli kaynağı sermaye birikimi, sermaye birikiminin de kaynağı sabit sermaye yatırımlarıdır. Verilere baktığımızda, sabit sermaye yatırımlarının son üç yıl boyunca toplam tutar olarak hızla azaldığını görmekteyiz. Sermayenin aşınma ve eskime payını da içeren sabit sermaye yatırımlarının yıllık artış hızı, 2004′te yüzde 32,4 gibi göreli olarak oldukça yüksek bir oran iken; 2005′te bu artış oranı, yüzde 24′e düşmüş; 2006′da hızla azalarak yüzde 14′e; 2007′nin Ocak-Haziran döneminde daha da hızla azalarak yüzde 6,9′a inmiştir. Mevcut sermaye birikiminin toplam ulusal üretimin ortalama yüzde 6′sı civarında “aşınıp eskidiği” kabul edildiğinde, 2007′deki sermaye birikiminde net artışın çok sınırlı olduğunu söyleyebiliriz.
Sabit sermaye yatırımlarının asıl kaynağı olması gereken yerli tasarruflar ne yazık ki yeterli düzeyde değildir. 2006′da toplam ulusal gelirin yüzde 16′sı kadar bir tasarruf yapılmıştır. Bu değerin yüzde 9,8′i özel sektöre, yüzde 6,2′si kamu kesimine aittir (DPT, 2008 Programı, s.17). 2006 yılında, eğer yerli tasarruflar kadar yatırım yapılsaydı büyüme oranı daha küçük bir değer olarak gerçekleşecek, cari açık da buna bağlı olarak daha düşük çıkacaktı. Halbuki 2006 yılında, ulusal gelirin yüzde 21,5′i kadar yatırım yapıldı. Aradaki fark olan tasarruf-yatırım açığı, kaynağı yurt dışından olmak üzere ya borçlanma ya da doğrudan yabancı sermaye girişiyle karşılanmıştır. Dolayısıyla bu süreç devam ettikçe cari açık sorununun devam edeceği de kesindir. Daha önce yaşadığımız krizlerden çıkarılan derslerden birisi cari açık sorunu ile ilgiliydi: Ne zaman cari açığın milli gelire olan oranı yüzde 5’i geçmiş, sıcak para ürkerek kaçmaya başlamış ve nihayetinde kurlar ve faizlerde yükseliş, borsada düşüş yaşanmış, piyasalarda yaşanan bu belirsizlik ve dalgalanma kaçınılmaz olarak reel sektöre yansımıştı. Piyasalarda yaşanan dalgalanmanın uzaması da; reel sektörde yatırımların durmasına ya da gecikmesine ve sonuç olarak ülke ölçeğinde büyümenin düşmesine, işsizliğin artmasına ve firma ölçeğinde iflas ve temerrüt hadisesinin yaşanmasına sebep olmaktadır. Bu noktada, bugünkü ekonomik koşulların geçmiş yıllara benzemediği söylenebilir. Gerçekten de önceki krizlerde hem bütçe açığı hem de cari açık ciddi boyutlardaydı. Enflasyon ve faiz oranları sürdürülemez derecede yüksek düzeydeydi. Üstelik bankacılık sisteminin kırılgan bir yapısı vardı. Bu yüzden de krizler önce bankacılık sektöründe başlayıp, daha sonra da reel sektöre yansımaktaydı. Şu anda, enflasyon tek haneli rakamlarda, faiz oranı yüksek olmakla beraber geçmişe kıyasla çok daha düşük düzeylerde, bütçe disiplini açısından durum iyi gözükmekte ve ihracattaki artış süreci devam etmektedir. Fakat cari açık daha önceki krizlerden çok daha yüksek düzeylerde, milli gelirin yüzde 8’i civarındadır. Ayrıca, her ne kadar 2007 yılı için pozitif büyüme sağlanmış olsa da ekonomik büyümede düşme gözlenmektedir. 2001 yılı sonrası yaşanan bu ekonomik gelişmelere bakıldığında, şu soruyu sormakta yarar var: Enflasyon ve faiz oranları kriz dönemlerine kıyasla düşerken, bütçe açığı azalıp, pozitif büyüme yaşanırken, “kamu borçlarının milli gelire olan oranı” azalırken ve bankacılık sisteminin sermaye yapısındaki yetersizliği ve aşırı açık pozisyon taşımaktan kaynaklanan kırılganlığı büyük ölçüde ortadan kaldırılmışken kriz çıkabilir mi? Meksika’nın 1994 yılında yaşadığı kriz öncesinde gösterdiği ekonomik performans bugün bizim yaşadığımız tabloya oldukça benzemekteydi. 1982 yılında yaşanan krizden sonra özellikle 1988 yılında iktidara gelen Salinas’la başlayan ekonomik reform süreci meyvelerini vermeye başlamış ve Meksika ekonomisinde şu başarılar elde edilmişti: Dış borçların gayrisafi yurt içi hasılaya (GSYİH) olan oranı yüzde 63’ten yüzde 22,6’ya düşmüş, iç borçlarda sıkı mali disiplinle iç borç/GSYİH oranı yüzde 12 civarına gerilemiş, milli gelirin yüzde 0,5’i kadar finansman fazlası verilmiş, enflasyon 1988 yılında yüzde 180 iken yüzde 7’nin altına düşmüş ve 1988-1993 yılları arası dönemi kapsayan büyüme yaşanmıştı. Lakin, cari açık ve işsizlik açısından durum hiç iyi değildi. Bizdeki gibi cari açık artmakta ve işsizlik sorunu büyümekteydi. 1994 yılına gelindiğinde, ülkeyi yönetenlerin birbiri ardına yaptıkları siyaset ve ekonomi alanındaki hatalar piyasalarda dalgalanma yaratmış ve bu süreç Meksika’yı krize sürüklemişti. Meksika krizinde olduğu gibi, verimlilikteki artışla orantılı olmayan, iç ve dış borçlanma süreciyle hızlandırılan büyümenin ekonominin dengelerini sarstığını bilmek zorundayız. Bu satırların yazarı “kriz çıkarmak” ya da “kriz çıkacak korkusu vermek” için bu uyarıyı yapmıyor. Sadece, aşırı rehavetin faydadan çok zarar vereceğini, “bundan sonra kriz çıkmaz” düşüncesiyle “ekonominin değil, siyasetin gereğinin” yapılmasının 2002 sonrasındaki kazanımların tekrar yitirilmesine yol açabileceğini zikretmek için yazıyor.
Dünya piyasalarında yaşanan dalgalanma devam ederken şirket düzeyinde yapılması gerekenden de kısaca bahsetmekte yarar var. Bu dönemde borca dayalı yatırım yapmaktan mümkün olduğu ölçüde kaçınılmalıdır. Borca dayalı yatırım, faaliyet ve finansal kaldıraç derecesinin yani bileşik kaldıraç derecesinin artırılması olarak adlandırılmaktadır. Bileşik kaldıraç derecesini artırmak ekonomik büyüme dönemlerinde firma ve ülke düzeyinde olumlu sonuçlar üretirken, ekonominin daralma dönemlerinde tam tersi sonuçlar üretir. Çoğu firmanın batmasının arkasında yatan ana neden büyümenin devam edeceği düşüncesiyle yatırımlara devam edilmesi, bunun da öz kaynaklarla değil borçla finanse edilmesidir. Son yıllarda özel sektörün yatırımlarını borçlanarak, hem de daha ucuz olduğu gerekçesiyle yurt dışından borç bularak gerçekleştirmesi, hem kendileri hem de ülke ekonomisi açısından ciddi bir risk oluşturmaktadır. Hatta yeni bir krizin, bu sefer bankacılık sektöründen değil, özel sektörden kaynaklanacağı tahmin edilmektedir. Arz yönlü şok olarak ortaya çıkacak bu tür bir krizin açacağı yaraların daha fazla olması beklenmektedir.
Büyüme oranının azalması ve enflasyon oranının artması gibi hastalık belirtilerinin ana kaynağı olan “yerli tasarrufların yetersizliği”, yukarıda da belirtildiği gibi, şu an için yurt dışından borçlanma ya da doğrudan yabancı sermaye girişleriyle telafi edilmeye çalışılmaktadır. Borçlanmanın riskini yukarıda özetlemiştik. Peki, tasarruf-yatırım açığını kapatmada tercihan daha iyi görünen doğrudan yabancı sermaye girişi açısından durum nasıl yorumlanmalıdır?
Öncelikle bankacılık sektörüne yönelik olarak gerçekleşen doğrudan yabancı sermaye girişinin, son dönemde, bu alandaki satın alma ve birleşme imkânlarının daralmasıyla reel sektöre doğru kaydığını görmekteyiz. Yerli olsun, yabancı olsun, her yatırımcı “riski az, kârı yüksek” yatırım yapmak ister. 2007 yılının ilk dokuz ayına ilişkin mali tablolarını açıklayan 37 İMKB şirketinin net kâr rakamlarına bakıldığında yabancıların niçin öncelikle bankacılık sektörünü tercih ettiğini rahatlıkla anlamaktayız. Net kâr rakamlarını açıklayan 13 bankanın net kârında artış oranı yüzde 66,7 iken, Turkcell haricindeki diğer 23 reel sektör firması için bu değer yüzde 10,1’e düşmektedir. Bankacılık sektörüne yönelik doğrudan yabancı sermaye girişini sadece kârlılığa bağlı olarak açıklamak yanlış olur. Tabii ki bankacılık sektörünün kurumsallaşma açısından belli bir düzeye gelmesi, buna bağlı olarak mali yapısının daha şeffaf olması ve halka açıklık oranının yüksek oluşu da buna katkıda bulunmuştur.
Son dönemde, yabancı sermayenin yine özellikle bankalara, bankaları bulamazsa küçük- büyük demeden ilk etapta kârlılık oranı yüksek reel sektör firmalarına, satın alma amacıyla yöneldiğini görmekteyiz. Döktaş, İzocam ve Demirdöküm’deki hisse satışlarıyla hızlanan, Tire Kutsan, AFM Sinemaları ve Boyner Mağazacılık’la devam eden reel sektöre yönelik yabancı alımlarının enerji, lojistik, sağlık ve perakendede daha da yoğunlaşması beklenmektedir. Peki, bu süreç nasıl yorumlanmalıdır? Tasarruf etmeden, yatırım yapmadan, var olanı satmaya devam ederek ekonominin çarklarını döndürmek mümkün müdür?
İsterseniz bu noktada yabancı sermayenin bu süreç içinde geldiği düzeye ve ülke ekonomisi açısından taşıdığı öneme bakalım: BDDK verilerine göre Eylül 2007 için, yabancı hisse oranı yüzde 50’nin üstünde olan bankalar itibariyle; sektörde yabancıların sermaye kontrolü yüzde 13,7, hisseleri borsada işlem görmeyen bankalarda yabancı payı yüzde 22,5, hisseleri borsada işlem gören bankalarda yüzde 16,9 düzeyindedir. Böylece, toplamda bankacılık sektöründe yabancı payı yüzde 39,4 düzeyinde bulunmaktadır. Eğer, banka aktifleri içinde yabancı sermayenin oranına bakılırsa bu değerin yüzde 23’e kadar yükseldiğini görmekteyiz. Reel sektör açısından da yabancı sermaye ülke ekonomisinde önemli bir büyüklüğe sahiptir. İSO’nun 2006 yılı sonu itibariyle açıkladığı en büyük 500 firmaya ilişkin değerlere bakıldığında en büyük 500 firma içinde yabancı sermaye payı olan kuruluşların sayısının 140 olduğunu görmekteyiz. Bu 140 firma, 500 büyük sanayi kuruluşunun yarattığı katma değerin yüzde 37,6’sını, dönem kârının yüzde 40,1’ini, ihracatın yüzde 46’sını ve istihdamın yüzde 28’ini gerçekleştirmektedir.
“Sermayenin dini, milliyeti yoktur” derler. “Yabancı sermaye ülkeye geldiğinde, artık senin sermayen olur, vergi verir, döviz kazandırır, istihdam sağlar, teknoloji getirir, kurumsallaşmaya örnek olur” gibi yabancı sermayenin yararları her yerde anlatılır. Bunlar gerçekten de doğru görüşlerdir. Lakin, her şeyin faydası gibi külfetleri de vardır. Yabancı sermaye elde ettiği kârı transfer etmeye başlarsa başlangıçtaki döviz girişi daha sonra döviz çıkışına da yol açabilir. Nitekim 2008 yılında yabancı sermayeli şirketlerin kâr transferinin en az 2 milyar dolar olacağı öngörülmektedir. Bu kâr transferinin ileriki yıllarda daha yüksek rakamlara ulaşacağı da kesindir. Bunun cari işlemler açığını artırması bir yana bir sonraki yıl için hangi noktaya geleceğini kestirememek ülke ekonomisi açısından ayrı bir risk kaynağı olmaya aday gözükmektedir. Bir de, küresel düzeyde ya da sadece ülke ölçeğinde kriz çıkıp yabancı sermaye ülkeyi terk etmeye başladığında vereceği hasarı iyi hesaplamak zorundayız. Bu noktaya gelmemek için de “küresel düşünüp, yerel davranmak” yani, çok çalışmaya, az tüketmeye, daha fazla tasarruf yapmaya, daha fazla üretmeye, verimliliği artırmaya, katma değeri yüksek ürünleri ihraç etmeye gayret etmemiz gerekmektedir. Yoksa, bu gidişle, günümüzde küresel üretim değer zincirindeki rolümüz olan üretim üssü olmaktan bir üst aşamaya, yani OBM (original brand manufacturing) olmaya, terfi etme yerine küresel üretim değer zincirinin taşeronluğuna doğru gideriz. Eskiden AB ülkelerine işçi gönderirken, oralara gitmemize gerek kalmadan, ülkemizde faaliyette bulunan mülkiyeti yabancılara ait firmalarda çalışır hale geliriz.



