Zaman Aralandığında An Araya Girer
By Hayrettin ORHANOĞLU - Per Mar 06, 2:28 pm

“HAFIZ ile KATİP”ten
“Hamd ve sena O’na olsun.
Sözün başlangıcında yalnızca O’nun adı olsun.
O’nun ve Kâinatın Sevgilisi’nin adı olsun.
Söz nedir ki harften başka ne olsun?
Mürekkep kalır geriye, bir de solgun gölgeler olsun.
Söz, sırta vurulsun ki yola çıkmanın bedeli kimedir, belli olsun.
Lakin düşman bile bu yükün altında kalmasın.
Bilinir ki nice yükler vardır insanın sırtında ama zaman, onlara ne yükler bırakmıştır da sözden daha ağır bir yük bulunmaz.
Hem sözün hem de sessizliğin cahiliyiz ki kusurlarımızı Bisütûn Dağı’nın gölgesi bile örtemezken iki kelam söyledik, diye böbürleniriz.
Kendimizi nefsin düşmanı biliriz de kalemimiz, gönlümüz gibi dilsizdir.
Defterlere gözlerimizden kanlı yaşlar dökülür de onları harf sanırız. Bu yüzden hasretten yağmur gibi dökülen gözyaşları, ateşin kor hâlinde akan sureti değil midir?
Su, ateşin karanlığı; ateşse suyun uçuculuğudur. Oysa daha yakından bakarsan su, ateşin en son hâli; karanlık da aydınlığın ilk adımıdır.
Ne kötüdür Nefs Kalesi’ndeki esirin sonu.
Oysa Aşk Kalesi’nin esiri öyle mi?
Nefs Kalesi’ndeki esir, efendisinden mühlet isteyip de kendini kaleden aşağıya bırakırken Aşk Kalesi’nin esiri hangi ölümle sınanmaktan kaçmayı düşünür ki?
Hangi âşıktır ki ölüm kapısını çaldığında onu içeriye almamış olsun?
Rüzgârın kervanı da kapımızın önüne kederi bırakıp gitmiş. Bize de hâlimizi anlatalım, diye kupkuru bir dil kalmış. Bu kervan, hangi yola varırsa varsın bu âciz dilden geçermiş. Dilimiz bu yüzden hep acıdır ve hep kül doludur.
Ey aşkın bedelini soran müşteri! Tutku belasından daha ağır bedel mi olur da sorarsın? Ya sorma yahut var yoluna git, bu hikâyeyi de okuma. Seni gerçek müşteri sanırlar da çok az pahaya kederi sana bırakırlar. O yüzden yol yakınken dön bilmezliğe. Bazen bilmemek, bilmekten yeğdir, derler.
Bilmekle bilmemek, yolları ayrıldığında arada yol diye keder kalmış, derler. Hatırlamakla unutmak gibi.
Bil ki sevgili, hatırlamanın; âşıksa unutmanın ırmağında yüzer. Sevgili her cefasını bilir de âşığından bunu unutmasını bekler. Fakat yine bil ki hatırlamak ve unutmak ezelden iki sevgilidirler.
Desem ki aklı ziyan etmek için aşkın; aşkı unutmak içinse aklın yoluna git. Yol senin.
Âşık, sürekli sevgilinin sözlerini yazar. Ama çoğu zaman da kendi sözleri karışır mürekkebin koyuluğuna. Sonra mürekkepten aşkın ve zamanın harfleri ayrılır da bir başka hikâye olur. Sakın zamanın harflerinin uçuculuğuna kanma. Söz ki silinir, sessizlik kalır.
İşte yine çatallanan bir yol daha.
Aşkı tarif mümkün müdür? Biliyorsan sus. Bildiğin şeyi tarife ne hâcet?
Öte yandan bilmiyorsan sende olmayan şey nasıl tarif edilir?
Vaktâ ki âşıkın sözleri, sevgilinin sözlerine karışır da bir ırmakta buluşur. Sevgilinin sözleri hep kırmızı mürekkeptendir. Âşıkın unutuşuysa siyah mürekkebe bulanmıştır. Şu şiir, siyah mürekkebin hâlini anlatır.
ne varsa söylenmeyen dilin ucunda
durup da geceden zamana bakılan
orada ve hiçbir yerde
sahilden uzaklaşır da her bakış
boğulacağından korkar
söz boyu mesafede
Gül, kime susar; bülbül, kime anlatır?
Gül, kimde hatırlar; Bülbül, kimde unutur hâlini?
Gül’ün cefâsı bülbülde; Bülbül’ün zehri Gül’deyken şimdi söyle cefâ nedir, zehir kimdedir?
Bülbül, gönül kadehinin kenarına çizilen kederlerden aşkın hikâyesini çizmiş de onunla avunurken Gül, mihnetin eşiğinde bu kadehe daha kaç çizgi ekleyecek dersin?
Âşık, kadehteki içilebilecek son had olan Hatt-ı Bağdâd’ı da geçip yedinci ve son çizgide sırrı bulur. O ki hakikatın mesafesidir ki aşık, bu çizgiyi de aşıp elinde tuttuğu kadehin de farkına varmayandır. Sırrın da meyvesini daha ısırmadan tadına varandır ki yedi çizgi gibi yedi vadi aşıp da gelendir. Her vadide nice hikmetler yaşanır da âşık susar mı?
Gül, Bülbül’ün tek bildiğidir. Başka neyi bilsin ki? Bir başka bilgi, hamallık değil mi?
Bülbül, Aşk bahçesinin gölgesi olan Altın Rüzgârlı Bahçe’nin yolunu ararken ne zamanı bilir ne mekânı. Ne kendini bilir ne de başkasını.
Dünya bahçesi, Aşk bahçesine giden yoldur. Ne yukarısında ne aşağısında; ne sağında ne solunda; hem aşağısında hem yukarısında; hem sağında hem solundadır.
Bülbül’ün elinde sadakat haritası vardır ki haritaya her bakışında silinmesin diye gönlünün ateşini gözlerinin yaşıyla avutur.
Bülbül, Altın Rüzgârlı Bahçe’ye gelir de rüzgâr, aşkın kokusunu ona getirmez mi?
Hikâye odur ki söz, bundan sonra çatallanıp dura.
Hikâye odur ki söz, çatallanmadan söz ola.
Evvel ve ahirde kanatlarını hep sonsuzluğa açan Hüdhüd’ün varacağı yer yine kendisi olsa da söz gibi Hüdhüd’ün de varacağı yer yine kendisidir.
Ya Bülbül? Onun hali nasıldır?
Sözün aynasında Bülbül, hem kendine hem bir başka olmaya varır.
Sözü sırda gizler, sırrı sözde.
Aşkı bir başkasında olmakta bulur, kendini kendinde yitirir.
İşte Bülbül o Bülbül’dür ki hikâye de onun hikâyesidir.
Söz, aşk, diye onda susar; aşk, söz, diye onda dillenir. Ya dil?
Bülbül, her yola çıkışta yine Aşk’ın şehrine gelir. Hangi kapıyı açsa orada Aşk olur.
Bülbül mü Aşk’ı; yoksa Aşk mı Bülbül’e çağırır?
Hüdhüd, Bülbül’ün bu huyunu bildiğinden henüz birinci vadideyken bu bahçeye bakmamasını söylemesine rağmen Bülbül, ufuklardan süzülüp vadiye inmenin hayaline dalıp gitti.
Hüdhüd:
Ey âşıkların âmâ rehberi Bülbül, sen ki Aşk’a varmak istiyorsan yoluna devam et.
Eğer nefsine yenilir de Altın Rüzgârlı Bahçe’ye varırsan yine de aşk kapısını açma. Nice kaldıramayacağın yüklerle karşılaşırsın ve kanın da onun yolunda akıp gider.
Yollar çatallandığında ne söz kalır ne sözün gölgesi, diye cevap verdi içinden Bülbül. Âşık olanın ırmağı akıp giderken bir saman çöpü gibi olan şu can nasıl karşı koyabilsin?
Hayal nefesi, Bülbül’ü alıp bu bahçeye dolaştırdığında Hüdhüd de gönül aynasından onu seyrediyordu.
Bülbül, bahçeden içeriye girdiğinde altın rüzgârın esintisinden gözlerini bir müddet açamadı ama aşkın kokusu daha kapıdan girer girmez Bülbül’ü sarhoş etmeye yetti.
Bahçe, altın ağaçlar ve birbirinden tatlı meyvelerle donanmıştı. Câmsâb’ın Şâhmeran’ı bulduğu bahçeye benziyordu.
İşte canımın öteki yarısının yurdundayım, diye inledi Bülbül.
Benim sılam burasıymış. Sılam da gurbetim de… Bağışla beni ey Hüdhüd. Yolum da kaderim de burası. Can, iki kısma ayrılmıştır ki can, dünya gurbetine düştüğünde öteki yarısı olan can da kendi yarısını arar.
Benim sırrım da o, aynam da. Gizli olan hikmetim de o, açık olan da.
Bülbül, böyle dalgın dalgın inlerken Gül’ün tahtının yanına geldiğini bilemedi.
Dikenler, tenine değil canına batmıştı.
Gül, mağrur bir edayla gülümsedi:
Dedi, “Eğer yolda yürüyen sen isen yol nedir ey Bülbül? Yok eğer yolda değilsen bekleyen sen misin ey Bülbül? Kanatlarında kederi taşıyan altın rüzgâra bakıp da zamanı unutan sen misin?”
Bülbül, “Yol mudur yürüdüğüm ey Gül?” diye cevap verdi. “Yoksa yol candır da yürüyen beden midir? Beklenen sensen, bekleyen de şu fakir can mıdır ey Gül? Altın rüzgâr, senin bahçenin kokusudur da estiğinde onu zaman bilip tenden uzak ruhumu savuran aşk bildiysem söyle bana, kim olduğunu bile unutan ben değilsem başka kimdir?”
Gül, gülerek, “Can nedir ey Bülbül, dedi. Ten nedir? Seni çağıran kimdir? Kimdir ateşi gönlüne salan?”
Dedi “Ey Gül, goncan her açıldığında her yaprağın bir dile işaretse eğer, bir diline bile can yetiremeyen beni düşün. Ne dil kalır bende ne can. Bu dil de sensin ey Gül. Sensin hem derdim, hem ilacım. Can da ten de sen değil misin? Ateş de su da sen değil misin? Keder, baştan ayağı keder olana keder midir? Aşk, aşk olana aşk mıdır? Aşk, can kadehine ağır mı gelir?”
“Söyle ey Bülbül,” dedi Gül. “Günle uyandı dünya da sana geceyi kim emanet etti? Bir canın varken böyle binlerce kez teslim edecek canları nereden bulursun?”
Bülbül, geceye bakıp, “İşte, dedim ey Gül. Hayatın kaynağı gecedeymiş. Aşkın da saklandığı yer de gece. Hatırlayış hep burada otururmuş. Öyleyse var gece, sen olasın ve gece de senin olsun. Ten dediğin nedir ki? Bin canım olsa aşkın yolunda fedaya razıdır bu gönül. Çünkü varabildiğim her son, yine yeni bir başlangıçtır. Ve bilirsin ki başlangıcın Doğusu ve şimdinin hep Batısı yine uzaklıktır. Ne kadar vardım desem varamadığım, ne kadar bitti yolum, desem bitiremediğim hep o uzaklıktır. Alabildiğine şimdi ve sonsuzca yalnızlık… Şaşkınlığım, aynalar gibi kırıla kırıla bakışım, kıyıda köşede unutulmuşluğum… Ben hep senin gecendeymişim, sendeymişim ve şimdi gecenin de gecesindeyim. Var, sen beni anla. Yani sendeyim ey Gül! Hep bir gölge gibi düş kuruyorum senin düşünde. Hem de benzemezliklerle. Kaybolmuş olmanın bile üzüntüsünü duyacak vakti kendi içimde unutmuşken hem de.”
Hüdhüd, dedi ki, “Gül’ün düşünden uyan ey Bülbül. Bildim ki aşk sensin. Aşk olanın içindeki hakikat de sen.”
Hüdhüd’ün sesiyle hayal nefesi, Bülbül’ü uyandırdığında bütün kuşlar Bülbül’e bakıyordu.
Hüdhüd, “Dinle,” dedi. “Rüyamda Sîmurg’un beni huzuruna çağırdığını gördüm ama gören, gözlerim değildi.
ayaklarım yoktu
yürüdüm
gözlerim yoktu
gördüm
sonsuzdu ufku aşan kanat sesleri
kırık bir aynadaydı Sîmurg
her şeyi ben olmakla başlatan ilk adım
her şeyi herkes olmakla unutturan
yahut bir muştuyu çağıran bulut
Evvel ve ahir
Sîmurg, bana gönül aynasını verdiğinde herkesin sırrını onda gördüm ama ey Bülbül, sıra senin sırrına gelince ne uzun bir yolu varmış çilesinin, dedim kendi kendime. Böyle düşünürken rüzgâr bana Hâfız ile Kâtip’in hikâyesini fısıldadı da senin çilenden daha azaplısını şu ikisinde gördüm de hemen oracıkta senin kederini unutuverdim. Hem geçmiş, hem şimdi hem de geleceğin ahvalini anlar da ibret alırsın. İyi dinle.”
Bütün kuşlar Hüdhüd’ün etrafını sarmıştı…
Kaynak: Hâfız İle Kâtip, (Roman) Sütun Yayıncılık, Mayıs 2007



