MUASIR TEFEKKÜR
By Gökhan Oğuz - Cum Şub 29, 3:55 pm

Burası tam aradığı gibi bir yerdi. Derin bir oh çekti. İşte nihayet kafasını dinleyebilecekti. Şöyle serbestçe oturdu. Hafifçe bir kaykıldı. Oldukça rahatmış dedi içinden.
Gömlek cebindeki samsun paketinden bir sigara çıkardı, tam ağzına götürüyorken durdu. Ne demeye samsun içiyordu ki. Böyle zamanda içmezsem ne zaman içerim dedi, kendi kendine kızdı. Çorabının arasındaki marlboro paketini gömleğinin cebine, samsunu da çorabının arasına koydu, kravatını gevşetti. Tekrar elini gömlek cebine atıp bir marlboro çıkardı. Hiç istemediği halde istikbale matuf planlarla gitmek zorunda kaldığı kokteylde, üstadın hediye ettiği çağdaş kibritiyle sigarasını yaktı. O güne kadar “çağdaş kibrit” diye bir kavram aklına gelmemişti. Derin duman dolu bir nefes çekti ciğerlerine. İşte farkımız burdan kaynaklanıyor zaten. Biz kibrit deyip geçiyoruz. Oysa herif kibrite bakıp, insanlığın gelişmesinde ateşin rolünü, çağdaş uygarlık seviyesinde kibritin fonksiyonunu, en azından tarihsel miras misyonunu görüyordu. Bir daha baktı kibritine, kızarak cebine attı. Bu kibritsel tefekkür çok uzamıştı. Oysa dünya, bir uzantının ucundaki alaşım veya bileşimden ibaret değildi. Çok dolmuştu. Boşaltmalıydı içinde ne varsa, rahatlamalıydı.
Burası da pek güzelmiş dedi, şöyle etrafına bir göz gezdirerek. Her taraf ışıl ışıl, manzara bir harika. Garanti “şu karşı yaylada göç katar katar”dır. Belki de sağ baştaki kulübede oturanların genç ve güzel bir kızları vardır, nice delikanlı aşkına yanıyordur. Eğer kızları varsa tabi.. İşte böyle bir yerde yaşamalı insan. Hele bir de yaz bahar oldu mu, dağ taş dile gelir, sevelim sevilelim diye, dal dal yapraklar çağırır insanı.
Birden titredi ve kendine geldi. Kendi evini düşündü. Tavanı başkasının tabanı, tabanı alttakinin tavanı. Birilerinin başına basmadan kim yükselmiş ki zaten. En azından teras katta oturmalıyım dedi.
Gözü davar çobanına takıldı. Bir ağacın gölgesinde, belki de bir baş soğanı, bir ufak somuna katık etmiş yiyordu. Susayınca da az öteki pınardan kana kana içerdi suyunu. O da makamına, demir halkalar ortasına oturtulmuş saksılar içinde birkaç çiçek yerleştirtmişti. Ama onların gölgesine oturamıyordu. Yok canım, koltuğunun ardındaki kocaman çerçeveli resmin gölgesi de kafiydi. Ne garip bir saplantıya saplanmıştı ha. Odaya güneş girerse perdeyi çekerdi, olur biterdi.
O oda, canım odası. Kendinden başka herkes kapıyı tıklatarak girerdi. Önce sanki dokununca kapı kırılacakmış gibi çalınır nazikçe. Gir komutunun ardından biri girer içeri; ceketinin düğmesi ilikli.
Yine nazikçe tıkırtılar geliyor kapıdan, yılların alışkanlığı ile “gir” diyor. Kapı zorlanıyor, fakat açılmıyor, Burası makamı değil, zaten mesai saati de değil. Bir kaç kere öksürüp hiç bir şey yokmuş gibi devam ediyor rahatlamasına. Değişik ortamlara uyum sağlamakta güçlük çekmezdi, ihtiyarlık mıdır nedir? Dalıp gitmişti işte.
Otlakta yayılan kaç baş davardı, saysa uykusu gelecek. Hayvan sevgisi güzel şeydi aslında. Oysa “ben” dedi, ne kafes kuşum var, ne akvaryum balığım.
Uzanıp biraz önündeki ağacın dalına astığı ceketinin cebinden gazeteyi aldı. Bu otantikliğin içinde kaybolacaktı neredeyse. Muasır medeniyetlerden uzak kalmaya gelmezdi. Muasır medeniyet düriyenin güğümlerinden ibaret değildi tabi. Samanta’nın memikleri. Navrolativa’nın bacakları da vardı. Ah medeniyet aşkı tutmuştu yine. Şu renkli gazeteler de olmasa ne yapardı, altmışiki devirde.
Bilmem kaçıncı sigarasını içtiğinde dağ başını duman almıştı. Boşalmıştı, çok rahatlamıştı. Artık buraya sık sık geleyim dedi. Modernizm içinde, gübre kokusu ayıklanmış yayla rüzgârları esiyor. Hür teşebbüsün gözünü seveyim. Diğerlerinden pahalıydı, ama olsundu. Ha bir kutu kibrit, ha bir paket sigara parası. Hele manzaraları fayansları insanı alıp nerelere götürüyordu.
Pantolonunu çekti, kemerini bağladı, ceketini omzuna aldı, sifonu çekti ve çıktı.
1983-Eskişehir



