ACAYİBAT-I MUCİB

By Gökhan Oğuz - Per Şub 28, 5:05 pm

Oturduk arkadaşlarla, anlatıyoruz. Ordan, burdan.

Ev sahibi çayları tazelemeye kalktı. Giderken ayağı koltuğa takılıp düşmesin mi? Düşsün… Aksi gibi yüzme de bilmiyor. Can simidi aradık sağdan soldan, yok! Baktık bizimki ağacın dallarına tutunmuş, pilota sıkı sıkıya tembih ettik; hosteslerle oynaşmayı bırak, aman dikkatli ol, herif gidici. Güç bela kendini zor attı garip, mürekkep şişesine. Bir de oo bissürü bişeyler. Derken, başını kaldırdı şöyle bir baktı… Eyvah, polis dedi. Doğru söylüyor. Onunla ilgilenirken hiç ayağımı gaz pedalından çekmemişim herhalde. Zırt, düdük. Durduk. Polis geliyor, başında beyaz şapkası allı yeşilli. Omzu da pek kalabalık, albay felan herhalde. Bize: “ben su işlerinde çalışıyorum, elektrik borcunuz varmış. Vergi dairesinden makbuz alıp, bankamatiğe yatırın, işlem tamam” demez mi?

Bu devirde yaşamak kocaman cesaret istiyor. Çalışmak da zor, yatmak da. Neyse efendim, biz hemen çoluğu çocuğu topladık, dedik, hadi gidiyoruz addaya. Mersin buradan uzakta. Otobüslerde yer yok, tren yolculuğu çekilmez. Mecburen bir video kaseti aldık. Haberleri seyretmeye başladık. İran, Amerika sınırından surat km. içeri girmiş. Başlarında Çenk Zao Çunk. Bir de baksınlar kimi görseler iyi?.. Kimsecikler yok! Bomboş arazi. Geriye dönmüşler. Brigitte Nelson onları bekliyor bikinisiyle.

Hani bunlar bizim Ahmet anlattı, ben onun yalancısıyım. Bu sırada Macellan’la ümit burnunun doğrultusunda yol alıyoruz. Dünya yuvarlak ya, aşağıdan bizim kave gözüküyordu. Ali Çavuş yine okeye oturmuş, len o taş atılır mıydı be …. Hemen kulakçı takılıyorum yanlarına. Ortak pas geçti, ben yirmi üç puanla sanzoti dedim. Meğer heriflerde kare dam varmış. Potu aldılar. Biz de pot kırmayalım diye üç pişti aldık, biri oğlanla.

Velhasıl çay soğudu ya, suyumuz da ısındı. Hazır ısınmışken banyo yaptım keselendim azizim derken… Vakit geldi. İşe geç kalıyorum. Sekreteri çağırdım, bir orta şekerli coca-cola ısmarladım, yanında ayran. Meret, çeyrek ekmekle iyi gidiyor. Isırmadan önce bir kokladım. Hımm, baya güzel kokuyor. Kokuyor kokmasına da, kim yıkayacak. Bekar adamız. Her gün çorap yıkanmıyor ki bilader. Ne demişler bugünün bulaşığını yarına bırakma. Bırakırsan dağ olur, bakarsan bağ olur. Bu bağ da bağ-ı irem değil. Onu daha yukarılarda aramak lazımmış. Onu da anlatalım noolacak. Efendim, bir rahibe yolda giderken rüzgardan etekleri açılmış, bacakları meydanda. One man “öff anam, bacaklara bak, cennet gibi” demiş. Rahibe sinirlenmiş, öfkeyle bağırmış. “Bab dokuz satır beş!”. Man koşa koşa evine gitmiş, incili almış, dokuzuncu bab beşinci satırı bulmuş. “Cenneti daha yukarılarda arayınız” yazıyormuş.

Gülünecek yer bitti, ama ömür biter, çorap bitmez. Dikkat ettim, kuşlar uçarken kanatlarını açıp, arada bir çarpıyorlar. Tabi bu, halı çırpmaya benzemiyor.

Nerde kalmıştık: Haa, şeyi anlatıyorduk. O iş işte öyle devam edip gidiyor. Böyle gelmiş böyle gidiyor. Düşünmemek lazım derinlemesine. Gözsüze fısıldarsın, sözünü sağır anlar, dilsiz çığırtkanlığını yapar. Dünyanın düzeni bu.

Dedim ya, bizim muhabbet bir acayip. Ama ille de, ne olmaktadır dersen, sevdadan yana bir şarkı dinle. Anlatalım onu da, noolacak.

1982-Eskişehir

Cevap bırak.